29 Eylül 2015 Salı

GERGEDANIN DRAMATİK YOLCULUĞU

"Benciii, gel buraya lütfen sana göstermek istediğim birşey var!" Nazare 65 yaşını asla belli etmiyordu. Kısacık boyu, modern giyim tarzı ve son derece kibar konuşmasıyla bana meslektaşım olduğu için gurur veriyordu. Adımı hala doğru telaffuz edememesine aldırmıyordum. Yıllardır birlikte tur yapıyorduk Lizbon'da. Zaman içinde bu karakter sahibi kent benim için özlemi duyulan bir yer haline gelmişti... Tagus Nehri kıyısında, okyanustan çok da uzak olmayan Belem mahallesini geziyorduk. Aynı isimli kulenin köşesine dikkatle bakmamı istedi Nazare benden. Daha önce hiç fark etmediğim bir detayı göstermek istemişti bana. Şaşkınlıkla yüzüne baktım ve gülümsedim! 

Afonso de Albuquerque yıllardır Hindistan'da Portekiz tahtı adına sürdürdüğü genel valilik görevinin
ağır yüküyle mühürlediği mektubu elçinin eline tutuşturdu. Bu uzak diyarda bulundukları pozisyonlara ulaşmak onlar için hiç de kolay olmamıştı. Ün, şan, para; bir erkeğin isteyeceği herşeyi bahşetmişti Bartolomeo Dias ve Vasco de Gama ile başlayan yeni coğrafi keşifler. Yine de birşey eksikti ve Albuquerque kendisine son verilen görevin başarısız olmasından son derece rahatsızdı. İçinden Cambay Sultanı Muzaffer'e bildiği tüm küfürleri yağdırıyordu. Ne olurdu sanki Portekizlilerin istediği kaleyi inşa etmelerine izin verse? Zaten ticaret rotası boyunca inci gibi diziyordu Portekizliler kalelerini, Dui Adası'nda da bir tane olmasının ne gibi bir zararı vardı? Vakit kaybetmeden haberi Kral Manuel'e iletmeliydi. Mektubu alan elçi keskin bir selam verdikten sonra odadan ayrıldı. Albuquerque'nin hiç yoktan bir derdi daha ortaya çıkmıştı: Gergedan! Dönemin diplomatik inceliklerine uygun olarak görüşmenin taraftarları birbirlerine hediyeler vermişlerdi. Sultan Muzaffer'in Portekizlilere verdiği hediyeler arasında bir de gergedan vardı ve Albuquerque'nin onu ne yapacağıyla ilgili henüz bir fikri yoktu. 

1515 yılının ilk ayında Albuquerque başına bela olan gergedanı Kral Manuel'e yollamaya karar verdi. Bakıcısı Hintli Ocem ile adına Ganda denilen hayvan Nossa Senhora de Ajuda adlı kalyona yüklendi ve onlara eşlik eden diğer iki karavelle birlikte baharat ve egzotik mallarla yüklü olarak sefere başladılar. Önce Hint Okyanusu boyunca ilerlediler. Daha sonra Ümit Burnu'nu döndüler. Yolları üzerinde Mozambik, Santa Helena ve Azor Adaları'nda kısaca ikmal yaparak 120 gün gibi kısa bir süre içerisinde Atlantik'i de geçip Portekiz'e vardılar. Karaya ayak bastıkları yerde, uzak diyarlardan gelen gemicilere yol göstermesi amacıyla yeni yapılan Belem Kulesi yükselmekteydi. Portekizliler bu son derece gizemli ve egzotik hayvanı önüne geçilemez bir merakla karşıladılar. Roma İmparatorluk döneminden beri Avrupa'da ilk defa bir gergedan görülüyordu. Öyle ki, yüzyıllardır eski kıtada görülmemiş bu hayvan mitolojik bir canavar gibi algılanıyordu. 

Kral Manuel Ganda ile ne yapacağını tam olarak bilemiyordu. Son derece görkemli ve etkileyici bir hayvandı. Yeni coğrafi keşiflerle birlikte Portekiz kralı dünyanın en nüfuzlu ve zengin adamlarından biri haline gelmişti. İlişkilerini iyi tutmak zorundaydı. İspanya ile bilinmeyen ancak keşfine çok yakın oldukları toprakları Tordesillas'ta paylaştıkları anlaşmanın üzerinden çok da uzun yıllar geçmemişti. Papalık dünyanın bu şekilde Avrupa'nın en ucunda bulunan iki ülke tarafından paylaşılmasına onay vermişti. Papa'nın her daim gönlünün hoş tutulması gerekiyordu. Manuel gergedanı Katolik dünyasının liderine göndermeye karar verdi. Kendisine daha önce de beyaz bir fil hediye etmiş, bu hareketiyle büyük takdir toplamıştı. Güçlü Medici Papa X. Leo kuşkusuz bu hediyeden de çok etkilenecekti.... 

Yorgun gergedan Ganda başına neler geleceğinden habersizdi. İnsanların sırf sığ merakları ve acımasızlıkları yüzünden hayli hırpalanmıştı. Daha geçenlerde bir fille güreşmeye zorlamışlardı onu. Hiç kuşkusuz Avrupa yazını ve sanatı üzerinde en büyük etkiyi bırakacak hayvanlardan biri olarak tarihe gececekti ancak o bunu bilmiyordu. Floransalı şair Giovanni Giacomo Penni onunla ilgili bir şiir yazmıştı. Büyük ressam Albrecht Dürer ise bu hayvanı hiç görmeden, sadece hikayenin büyüsüne kapılıp ve tarihçi Pliny'nin tasvirlerinden yararlanarak her tarafı zırh gibi bir kabukla kaplı izlenimi veren bir canlı çizmişti. (tahta kalıp baskı) Zavallı hayvanın yolculuğunun ikinci etabı 1515 yılının son ayında başladı ve Lizbon'dan Akdeniz'e doğru açılan bir geminin içerisinde kaderini bekledi.

Fransız kralı I. François seleflerinden kendine yadigar kalan, 1486 yılında Fransa topraklarına katılmış olan Provence illerini teftişe çıkmıştı. Henüz krallığının ilk yılıydı. Asla iyi bir siyaset adamı olamayacaktı çünkü fazla dost canlısıydı. Herkese güveniyordu ve düşüncelerini saklamayı bilmiyordu. Ancak otuz yıldan fazla sürecek hükümdarlığı boyunca sanatın ve edebiyatın hamisi olarak bilinecek, Fransız dilinin babası olarak anılacak ve hümanizmden en çok etkilenen kral olarak tarihte özel bir yer alacaktı. Krallığı ezeli hasmı Şarlken’in toprakları tarafından sarıldığında, Muhteşem Süleyman’dan bile yardım isteyecekti. O henüz kaderinden bihaber riviera boyunca atını sürüyordu. Ganda’nın hikayesini o da duymuştu ve bu gizemli hayvana karşı müthiş bir merak besliyordu. Derhal filo kaptanına haber gönderildi ve Kral François Marsilya açıklarındaki If Adası’nda gergedanla tanışma şerefine nail oldu…

Ganda dönemin en büyük krallarıyla tanışmış, uzun yolculuğuna devam etmekteydi. Bu sırada 1516 yılının ilk aylarına gelinmişti. Akdeniz’de fırtına zamanıydı. Kimsenin aklına insana bu denli aşkı çağrıştıran bir yerde, Portovenere (Venüs Limanı) açıklarında Ganda’yı taşıyan geminin batacağı gelmezdi. Koca gergedanı kontral altında tutmak için güverteye zincirlemişlerdi ve Ganda yüzmeyi bilmiyordu…

“Nazare, bana neden bu çörteni daha önce göstermedin?” Belem Kulesi’nin köşesindeki gergedan
şeklindeki bu süslemeyi ilk defa fark ediyordum. Bunca zamandır Nazare’nin bana bu detayı göstermemiş olmasına fena şekilde içerlemiştim. Eliyle omzuma dokundu ve sevgiyle sıvazladı. “Benci” dedi, “bir rehberin en büyük silahı, her zaman anlatacak yeni bir şeyler bulabilmesidir...” 

NOT: Ganda gibi, günümüzde hala arenalarda telef olan boğalar gibi, ya da Papa’ya gönderilen beyaz fil gibi insanoğlunun acımasız ellerinde telef olmuş tüm haşmetli ve güzel hayvanlara saygıyla… 





25 Mart 2014 Salı

PAKİSTAN’DAN GÖNÜL GÖZÜYLE I

Küçücük toprak bir çanak içindeydi sütlü tatlı. Çanak ortadan ikiye ayrılıyordu ve düşünmeden bir yarısını bana verdi. Yemek isteği içinde değildim ancak o kadar samimi ve doğaldı ki her şey, sanki canının yarısını sunmaktaydı bana… Almamazlık ve yememezlik edemezdim. İşte tüm seyahatin özeti de buydu. Yedi kişiydik birbirini tanımayan ve birbirinden o derece farklı, 12 gün boyunca birlikte yaşamaya mahkum. Bir an gelir çıkılan yolculuklarda, sabık bir durum içine hapsolursunuz, başı ve sonu olmayan… İşte o andan itibaren biraz da kiminle gittiğinizdir önemli olan, nereye gittiğinizden ziyade. Destansı Pakistan yolculuğumuzu da, böyle bir haleti ruhiye içinde tamamladık.

Uçak ülkenin en büyük kenti olan Karachi’ye doğru inişe geçtiğinde vakit o kadar biçimsizdi ki, ne ışıl ışıl şehir ışıkları görünüyordu, ne de kentin aslında Arap Denizi kıyısına kurulmuş olduğunu algılayabiliyorduk. Pasaport kuyruğu olağan karışıklık ve kalabalık durumlarını vaat etmekteydi bizlere. İlkin orada tanıştık kadınlı erkekli, halkın büyük çoğunluğunun milli kıyafeti “şalvar – kameez” ile! Bol pantolon üzerine giyilen uzun tunik, bu yarı tropik coğrafya için yapılabilecek en isabetli seçimdi. Nitekim mart ayının ilk günleri olmasına rağmen sıcaktan hayli bunaldık Karachi’de. Pasaport kuyruğunda ise Pencabi, Peştun, Afgan, Muhacir vb. tüm etnisitesi ile “welcooome” demekteydi ülke bize! Tüm bu kalabalık içinden yine çok eski ve geleneksel yöntemlerle kurtulduk. Şüphesiz elinde evine götüreceği ekstra 10 dolarıyla pek de mutlu gülümsemişti bizi yönlendiren memur!

Şehrin en iyi oteli Mövenpcick’e doğru yola çıkıyoruz. Eski Sheraton Otel çok yakın zaman önce el değiştirerek bayrağı yine ünlü bir zincir olan bu rakibine devretmiş. İçimiz ilkin otelin girişinde cız ediyor. Bundan sonra konaklayacağımız her otelin girişinde aynı manzara bizi bekleyecekti: kurulu barikatlar, kalaşnikoflarla nöbet bekleyen güvenlik görevlileri, ağır turnike kapılar… Oysa ilerleyen günlerde hepimizin ortak kanaati, Pakistan’ın turizm açısından kesinlikle hak ettiği yeri bulmamış olduğu olacaktı. Bir an bu kadar az kişi olduğumuza şükrettik. Hava aydınlanmıştı artık, birkaç saat dinlendikten sonra hemen ilk keşif gezimiz başlayacaktı…

Sanırım Karachi’yi ziyaret eden her yabancıya gösterilen ilk yer, ülkenin kurucusu olan Muhammed Ali Cinnah’ın kabri. Pakistanlıların bağımsızlık mücadelesi boyunca Türklerin egemenlik savaşını kendilerine ne kadar örnek almış oldukları her noktada aşikar. Aslında hayatımda ilk defa Türk kimliğimle yabancı bir ülkede bu kadar itibar görüyorum. Dost ülke Pakistan hakikaten de klişelerin çok ötesinde dostane bir tavırla ağırlıyor bizi. Kaid-i Azam (Büyük Önder) olarak adlandırdıkları Cinnah da şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk ile özdeşleştiriliyor. Gittiğimiz her yerde; müze, otel, ofis, ören yeri vb. mutlaka kendisine ait bir resim görüyoruz. Hatta 1960’larda tamamlanan mozoleyi gezerken, aynen Anıt Kabir’i ziyaret edermiş gibi hissediyorum kendimi. Cinnah’ın mozolesinde de belli günlerde devlet töreni düzenleniyor. Bunlar Cinnah’ın doğum ve ölüm tarihleri olan 25 Aralık ve 11 Eylül ile 23 Mart’ta kutladıkları Pakistan Günü ve 14 Ağustos Bağımsızlık günü. Hatta bu son iki gün adeta ülkenin kısa tarihinde ciddi birer dönüm noktaları. Henüz ortada Pakistan diye bir ülke yokken, Muhammed Ali Cinnah önderliğinde 23 Mart 1940’ta Lahor’da “Müslüman Birliği Cemiyeti Kongresi” toplanır ve Hindulardan tamamen ayrı ve bağımsız bir Pakistan Devleti kurulmasını kararlaştırır. 14 Ağustos 1947’de ise İngilizler Hint Yarımadası’nın kuzeyinden askerlerini tamamen çekince, Hindistan’ın Müslüman çoğunluğa sahip bölgeleri, İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) içinde ve dominyon statüsünde Pakistan adıyla bağımsız bir devlet olur.

“Pakistan” nosyonunu ortaya ilk atan, ülkenin en büyük şairi Muhammed (Allame) İkbal olur. Aslında kendisi için de onların “Mehmet Akif”i yakıştırmasını yapsak hiç de yanlış olmaz. Öyle ki Muhammed İkbal’in Türk Kurtuluş Savaşı sırasında gösterdiği tavır, belki de savaşın gidişatını etkileyen unsurlardan biri olmuş. 1921 yılında, İstanbul işgal altında, Osmanlı Sultanı işgal kuvvetlerinin kuklası durumundayken, Yunanlılar neredeyse Ankara yakınlarına kadar ilerlemişlerdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri başkentin daha doğuya nakledilmesini isterken, Mustafa Kemal bütün İslam dünyasını ayağa kaldıran bir beyanname kaleme alıyor: “Bütün İslam yüreklerinin bir kalp halinde çarpması için kendisini perişan eden Türk Milletine muzahir olsun…”, “İslam’ın her tarafta düçar-ı hezimet olan sancakları Anadolu’da toplanmıştır…” İşte bu beyanname büyük şair İkbal tarafından Lahor’da daha sonra ziyaret edeceğimiz Badşahi Camii’nde Kurban Bayramı namazı için toplanmış yaklaşık 250 bin kişiye okunuyor. Ve ekliyor İkbal: “Dua edelim kardeşler, o bayrak o burçlardan kıyamete kadar düşmesin. İslam’ın güneşi kararmasın. Allah Müslümanları Hristiyanlara karşı savunan Büyük Lider Mustafa Kemal’e yardım etsin. İslam’ın son askerlerini muzaffer kılsın.”

İşte Muhammed İkbal’in bu ünlü konuşmasından sonra Hint Yarımadası Müslümanları, kardeşleri olarak gördükleri Türklere milli mücadelede kullanılmak üzere yaklaşık 1.5 Milyon Sterlin değerinde bir maddi yardım sağlarlar. Bu yardım sayesinde daha sonra İş Bankası kurulur. Hint Yarımadası Müslümanlarının sağduyusunu mu övsem yoksa Mustafa Kemal’in her durum için ayrı bir strateji uygulayan eşsiz dehasına mı şapka çıkarsam bilemeden yine koyulduk Karachi sokaklarına! Bir sonraki durağımız Cinnah’ın bir dönem kız kardeşi Fatima ile birlikte oturdukları Flagstaff House. Şehirde çokça gördüğümüz, 19.yy İngiliz mimari tarzını Mughal etkilerle harmanlayan, yapımında yine yöreye özgü kumtaşı ve kirçtaşının kullanıldığı sevimli bir ev. Fatima Cinnah abisinin olduğu her yerde… “Milletin Anası” olarak anılıyor. Abi – kardeş aldıkları İngiliz eğitimini zarif bir şekilde yansıtarak, son derece batılı bir görünüm sergiliyorlar. Bu görüntüyle, 12 gün boyunca gezeceğim ülkenin halkının oluşturduğu tezat her geçen gün artarak beni çıkmaz düşüncelere sürüklemeye devam edecekti…

…DEVAM EDECEK…

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

27 Ocak 2014 Pazartesi

YEMEN NOTLARI BÖLÜM II


Çocuklar “sura sura” diye bağırarak koşuyorlardı ardımdan. İlkin ne dediklerini anlamadım ancak daha sonra bunun “suret” yani fotoğrafımı çek anlamına geldiğini çark etti beynim. Benim gibi, insanların suratına doğru makine objektifi tutmaktan utanan birisi  için son derece hoş bir teklifti! MÖ 2300 ila 600 yılları arası Saba, Awsiyan, Kataban, Hadramut, Himyarit gibi uygarlıklara ev sahipliği yapan Yemen’in yine tarihi şehirlerinden biriydi yeni hedefim Thula. On dört yaşında, pembe etekli, siyah beyaz bir başörtüsüyle başını kapatmış Rüya hemen yanıma geldi ve “Bugün buraya gelen ilk turist sensin” dedi. Güzel bir İngilizceyle bana rehberlik etmeye başladı. Son derece zarif bir gülümsemesi vardı. Beni, Osmanlı Kalesini göreceğim yüksek bir noktaya çıkarttı. Birbirimize baktık. Ona şunu demek çirkin bir kara mizah olacaktı: “Bak Rüya belli ki sen zehir gibi zeki bir kızsın ancak yanlış yerde doğmuşsun. Henüz on dört yaşındasın ve kapanmışsın, kısa zaman sonra ise kara çarşafa gireceksin ve o güzel İngilizceni unutacaksın çünkü seni yabancılarla konuşmamaya zorlayacaklar…”

Yemen şehirlerinin bana en ilginç gelen özelliklerinden biri yağmur sularını toplamaya yarayan koca havuzlar oldu. Pislik içindeki suyu sarı bidonlarıyla havuzun içine inen merdivenlerin ucunda durarak alan kadınları görünce, susuzluğun ne kadar ciddi bir problem olduğunu çok daha iyi kavrıyorum. Küresel ısınma sonucu dünyada baş gösterecek olası susuzluk için ilk aday başkent Sana’a imiş. Hayati önem taşıyan suyun önemli bir bölümünün kat üretimine gittiğini hatırlayınca yine aynı garip hissiyatı ve öfkeyi yaşadım. Artık kahve de Yemen’den gelmiyordu çünkü aynı kat gibi yüksekleri seven kahve yerine kat ekmeyi daha uygun görüyordu Yemenliler. Kahve adına size sundukları garip bulamaç ise ancak kahve kabuğunun kaynatılmış haliydi.

Yemenliler memleketlerinin Arapların atalarının doğum yeri olduğuna, kendilerinin de Nuh’un büyük oğlu Sam’in soyundan geldiklerine inanıyorlar. Sana’a’nın adını, Sam’den aldığını söylüyorlar. Şehir yüzyıllar boyu önemli bir ticaret noktası olmuş. Afrika, Asya ve Avrupa arasında stratejik bir ticaret merkezi olan ülkenin tarihi limanları Mocha, Aden ve Mukalla’dan, Hint diyarlarından getirilen ipekler, abanoz, dokumalar ve baharatlar Kızıldeniz vasıtasıyla Akdeniz Dünyasına ulaştırılırmış. Hint Okyanusu ticaretini uzun zaman Hintlilerle birlikte tekellerinde tutmuşlar. Ne zaman ki Mısır’ın Yunanlıları, buradaki muson rüzgarlarının sırrına vakıf olmuşlar (MÖ. II. yy), onlar da Kızıldeniz’de yelken açmaya başlamışlar. İşte o zaman ilk ticari darbeyi almış Yemen Kabileleri. Sadece Arabistan Yarımadası’nın güneyinde bulunan buhur ve mür ticareti ise Tütsü Yolu dedikleri kara rotasıyla Şam diyarına kadar ulaşırmış. Ancak ülkeyi bugün ticari açıdan güçsüzleştiren asıl darbeyi, Keşifler Çağı döneminde Ümit Burnu’nu dönerek yeni ticaret rotasını keşfeden Portekizliler vurmuşlar.

Tüm bunları düşünerek Bab-al Yemen’e (Yemen Kapısı) varıyorum. Değişiklik olsun diye “debbeb” adını verdikleri yıkık dökük dolmuşlardan biriyle geliyorum eski şehrin günümüze kalmış tarihi ana kapısına. İçeri girer girmez ticaretin hala ne kadar dinamik bir şekilde devam ettiğine tanık oluyorum. Elinde tefle şarkı söyleyen bir dedenin etrafında büyükçe bir erkek kalabalığı toplanmış. Ben de aralarına giriyorum ve gözler (ve tabi ki tef) bana doğru dönüyor. Yolu yok, çıkarıp 100 Riyal uzatıyorum. Devamlı olarak “Ahlan ve sahlan”, “Welcome to Yemen” (Yemen’e hoş geldin) cümleleri  yöneltiliyor ve kibarca tüm erkekleri selamlayıp, teşekkür ediyorum. Arada kara çarşafına sarınmış kadınlarla göz göze geldiğimizde, karmaşık bakışlarından hiçbir anlam çıkaramıyorum. Eski şehirde dolaşırken hep aynı soruya takılıyor zihnim: Pazar yerinde bir turist, bir yabancı olarak bana son derece iyi davranan bu insanlar aslında ne kadar iyiler? Yemende kadınlar üç hafta içinde kapanmak zorunda kalmışlar. Önce direnir gibi olmuşlar ancak yüzlerine kezzap atılıp, yoğun baskıya maruz kalınca kapanmaktan başka çareleri kalmamış. Oysa daha sonra ziyaret edeceğim Jibla şehrinin efsanevi Kraliçesi Arwa 1067’den 1138’e kadar bir kadın olarak tek başına yönetmiş ülkeyi… Ne değişmişti? Benim gibi bir yabancıya iyi davransa da; poligamiyi destekleyen, mahkeme önünde kadının oyunu yarım gören, mecliste kadın sayısını bir elin parmakları kadara indiren, karısına sokağa çıkmak için bile kendinden izin almasına zorlayan bir zihniyet ne kadar iyi olabilirdi? Ancak bunu sorgulamak bana düşmezdi. Olayların nasıl olması gerektiğini bildiğimize inansak da, olaylar basitçe: oldukları gibiydi…

İronik olarak tam da bu noktada Kuran’da geçen Fil suresini hatırlıyorum. Habeşistan Kralının Yemen’e hükümdar tayin ettiği Ebrehe, Mekke’ye giden kervanları ve Kabe ziyaretçilerini çekmek, Sana’a’yı Mekke’ye rakip bir ticaret merkezi haline getirmek üzere burada bir tapınak inşa etmiş. Tapınağına kimse gelmeyince çok sinirlenmiş ve Kabe’yi yıkacağına yemin etmiş. 571 yılında altmış bin asker ve on fille Mekke’ye doğru yola çıkmış. Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye girerken daha önce hiç görülmemiş, kırlangıca benzer kuşlar bir anda ortaya çıkarak orduya saldırmışlar. Bu olay Hz. Muhammed’in doğduğu yılda meydana geldiğinden, peygamberin ilk mucizelerinden sayılmış… Tapınağın ise bugün yerinde yeller esmekte…

Artık grupla buluştuk ve Aden’e doğru yola koyulduk. Yol boyunca yükseltiler üzerinde, kartal yuvasını andıran noktalarda hep bir Osmanlı Kalesi ile karşılaşıyoruz. Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı fethi ve Memlüklü Sultanlığına son vermesi ile Yemen Osmanlı idaresi altına girmiş. Mondoros Mütarekesi sonucunda da kaybedilmiş. Osmanlı nasıl İstanbul’un güvenliğini Tuna’da görmüşse, kutsal şehirler Mekke ve Medine’yi ihtiva eden Hicaz’ın güvenliğini de Yemen’de görmüşler. Yoksa Osmanlı’nın Yemen’i tutmasının maddi açıdan hiçbir zaman getirisi olmamış. Bilakis, Yemen Osmanlı’ya çok pahalıya patlamış… hem maddi açıdan, hem de bu diyarlarda özellikle I. Dünya Savaşı sırasında şehit olmuş, sayıları 300 bin ila bir milyon arası telaffuz edilen canlar açısından! Boşuna dememişler Yemen Türküsünde “Burası Huş’tur, yolu yokuştur. Giden gelmiyor acep ne iştir” diye… Yolun ne kadar yokuş olduğunu bir zamanlar Osmanlı’nın karargah merkezi Taiz’e vardığımızda anlıyorum!

Taiz çarşısında bir gümüşçüye giriyoruz. Telkari işlemeleri çok da fazla kalmamış ancak amber ve inci son derece uygun fiyata satılıyor. Kurutulmuş ufacık balıklar, tütün, basura iyi gelen bir meyve (!) ve buhur, satılan diğer mallar arasında.

Artık yavaş yavaş son noktaya doğru ilerliyoruz. Bir yıl içinde ikinci defa Hint Okyanusu kıyılarına varıyorum. Aden şehri tarihinden çok coğrafyası ile etkiliyor beni çünkü şehrin tarihi limanı bir krater içine kurulmuş! Krater duvarlarına bakmaya doyamıyorum. Bazı insanlar için taşlar bir şey ifade etmez, bazıları içinse çok şey söylerler… Ben hep ikinci gruptandım!

Okuma yazma oranının %38 olduğu Yemen’de, Fetullah Gülen’in 18 tane okulu varmış. Bunlardan 3 tanesi Aden’deymiş. Bu da bize THY’nin niçin hem Sana’a hem de Aden’e seferler düzenlediğini anlatıyor…

İyiden iyiye karnımız acıkıyor. Hani şu Lonely Planet kitaplarında ‘lokal yerlerde lokal tatlar deneyin’ der ya, grupça öyle bir şey yapalım diye geçiriyorum içimden… Ve gönlümden geçen de oluyor. Milyonlarca torbanın kirlettiği deniz kıyısında, elleriyle pilava, ekmeğe ve balığa dalan onlarca erkeğin yanında bize de bir aile salonu açılıyor. Kocaman balıklarımızı itinayla seçtikten sonra, bunlar hijyen koşullarının son derece elverişsiz olduğu bir tezgah üzerinde temizleniyorlar. Ucunda uzun bir demir olan yassı  tel üzerinde ise ateşe atılıyorlar. Nar gibi kızardıktan sonra önümüze getiriliyorlar! Önce biraz nazlanıyoruz ancak sonra ellerimizle dalıyoruz. Hayatımda yediğim en güzel balıklardan biri! Paşa’nın Floransa’da bana dediğini hatırlıyorum: “Medeniyetin nerede doğduğu değil, şu an nerede olduğu önemlidir…”
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK








YEMEN NOTLARI BÖLÜM I

“Medeniyetin nerede doğduğu değil, şu an nerede olduğu önemlidir.”  Bana göre tarihi olan bu cümleyi söylediğinde Paşa, tam da Floransa Vaftizhanesinin efsanevi güzellikteki Cennet’in Kapısına bakıyordum. Ghiberti Usta’nın kapı üzerindeki panolara işlediği on Tevrat olayından, Süleyman’ın kendi yaptırdığı tapınakta Saba Melikesi Belkıs’ı ağırlamasını izliyordum hayran hayran. Sanırım Yemen’e karşı ilgimi uyandıran şey bu an olmuştu. Tarihin güçlü kadın yöneticileri her zaman ilgimi çekmiştir. Er ya da geç Saba Melikesinin ülkesini görmem şarttı!
2011 yılında Arap Baharının başlamasıyla birlikte Yemen’e seyahatler iyiden iyiye zorlaşmıştı. Güvenlik nedeniyle turistik ziyaretler katiyen tavsiye edilmiyordu. 2012 yılı boyunca ara ara kaçırılan turistlerle ilgili haberler gelmeye devam etti. Ben bekledim. 2013 yılında değişen pek bir şey yoktu. Ben bekledim. 2014 yılının ilk günleriydi ve yol hikayesi şöyle başladı: Alakasız bir konuyla ilgili olarak yıllardır görmediğim bir rehber arkadaşımı aradım. Sohbetin ortalarına doğru “Ben de Yemen’e gidiyorum” dedi. “Ne zaman?” diye sordum. Hemen birkaç gün içinde grupla yola çıkıyorlardı. Hiç düşünmeden “ben de geliyorum” dedim. Onların programlarının son 3 gününü yakalayacak şekilde ben de kendime ayrı bir rota çizdim. Gezinin bir kısmında da olsa özgür olmam gerekiyordu. Ertesi gün Yemen Fahri Konsolosluğu’ndaydım. Yemen ile vizeler resmen kaldırılmıştı ancak karar henüz yürürlüğe girmemişti. O yüzden vize harcını yatırmam gerekiyordu ve ücretin 350TL olduğunu söylediklerinde hiç yapmadığım bir şey yaptım ve “Böyle harç mı olur, ben rehberim, sizin ülkenize turizm elçisi olarak gidiyorum, aslında benden hiç para almamanız gerekir” dedim. Konuyla ilgili ısrarcı olunca harç ücretini en sonunda 250TL’ye düşürdüler. Cebime kar kalan 100 liram, gıcır gıcır Yemen vizem ve suratımda mutlu ifademle bavul toplama vaktim gelmişti!

Türk Havayolları’nın uçağı Sana’a Havalimanı’na gecenin ilerleyen saatlerinde indiğinde nedense hiç yanılmayan içgüdülerim dışarıda beni kimseciklerin beklemeyeceğini söylüyordu. Yoğun programının baskısından dolayı kafası karışmış olan arkadaşımın geliş tarihimle ilgili hata yapacağını ve oradaki yerel acentayı yanlış bilgilendireceğini bir şekilde ön görmüştüm. Saat sabahın 03.30’uydu ve evet beni dışarıda bekleyen kimse yoktu! En güzel gülümsememi takınıp tüm o birilerini bekleyen erkek kalabalığının önünden geçiyordum ancak nafile. Taksi servisi verip birkaç dolarımı almaya hevesli kişiler dışında kimse benimle ilgilenmiyordu. 2200 metrelik irtifası ile Sana’a şehri Arap Yarımadası’nın en serin yerlerinden biriydi ve önümde gördüğüm tüm erkekler hemen hemen aynı şekilde giyinmişlerdi: klasik beyaz entari veya peştamal üzerine kirli bir mont ve bellerinde “cembiye” adı verilen bir tür eğri kama. Okumuştum bir yerlerde gitmeden önce, bele takılan cembiyenin sadece bir erkeklik sembolü olduğunu, aslında hayat boyunca hiç kınından çıkarılmadığını… Ve fakat gecenin o ilerlemiş saatlerinde tek başına bir bayan için cembiyeler arasında yolunu bulmak çok da eğlenceli değildi! Hele benim gibi başı açık gezen bir kadın için…

En sonunda eli yüzü daha düzgün olan bir kişiye doğru yöneldim. Elle, kolla, Arapça, İngilizce, Türkçe olarak yaptığımız pazarlıklar sonucu beni otelime bıraktı ve takip eden günün Cuma, yani tatil günü olduğunu hesaba katarak birkaç saat sonra gelip beni almasını tembih ettim. Sözleştiğimiz saatte kapıda beliriyor şoförüm Nabil. Gel diyorum; resepsiyona adını, plakasını ve telefon numarasını bıraktırdıktan sonra başlıyoruz başkent civarındaki tarihi yerleri gezmeye. İlk durağımız Vadi Dhar’da,  Arapça Taş Ev anlamına gelen Dar’ül Hacer oluyor. Yeşilin sık görülmediği bir coğrafyada, bereketli vadide gördüğüm bitki örtüsüne şaşıyorum.

Osmanlı’nın Yavuz Sultan Selim’le başlayan Yemen Macerası 400 yıl sürmüş. Bu yılların sonunda ise imameti elinde bulunduran İmam Yahya, Osmanlı sonrası ülkenin bağımsızlığını ilan ederek Yemen’in başına geçmiş. Taş Ev onun yazlık sarayı. Binanın üzerine oturtulduğu kayanın Saba Melikesi Belkıs döneminde oyularak ev şeklinde kullanıldığıyla ilgili bir rivayet var. Beş katlı ve 35 odalı yapı,  hem Yemen mimarisinin, hem de taş oymacılığının son derece etkileyici bir örneği. Birden bazı kaynaklara göre Yemen ile Umman arasındaki geniş düzlüklerde yaşadığı söylenen ve İrem Şehrini kuran Ad Kavmini hatırlıyorum. Nuh Kavmi gibi Allah’ın gazabına uğrayan eski bir Arap Kabilesi olan Ad Kavmini Hz. Hud Kuran’ın Şuara Suresi’nde şöyle uyarmış: “Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz?” Karşımdaki yüksekçe yere inşa edilmiş anıta bakınca Hud Peygambere pek de hak veremiyorum. Nihayetinde buranın sahibi olan Yahya 1948’de öldürülüp bu dünyadan göç etse de, anıt zamana meydan okuyor!

Yola devam ediyoruz. Bu plansızlık içinde atladığım bir nokta var: Uzun yol iznim yok. Birkaç asker denetim noktasında takılıyoruz, bazısından dil dökerek, diğerlerinden ise ufak rüşvetlerle geçip Kevkeban’a ulaşıyoruz. Burası anında tüm Yemen’deki en favori yerim oluyor! Bir kere isim muhteşem: kökünde Arapça “gezegen” kelimesi var. Hakikaten de ayın yüzeyini andırır bir coğrafyada, masa şeklinde bir dağın üzerinde, bulutlara asılı gibi, 3000 metrede yalnız bir kent Kevkeban. Kıvrıla kıvrıla yukarı doğru tırmanırken fotoğraf çekmek için birkaç defa durduruyorum Nabil’i.

Derler ki Kevkeban’a bu adı pencereleri gümüşten olduğu ve parladığı için vermişler. Sert ve sarp coğrafyası Osmanlı’ya da uzun zaman geçiş vermemiş. Emir Şerafettin isyanı bu bölgede Osmanlı’yı en çok oyalayan ve en fazla şehit vermesine yol açan olay olmuş. Birçok insan için taş pek bir şey anlatmaz, bazıları içinse çok şey anlatır. Ben ikinci gruptanım. Bunu uçurumun kenarında durmuş, aşağıdaki Shibam Kentini ve ilerideki koca bir kaya üzerine kurulmuş Thula Kalesini izlerken iliklerime kadar hissediyorum!

Karnımız iyiden iyiye acıkıyor. Hani şu Lonely Planet kitaplarında ‘lokal yerlerde lokal tatlar deneyin’ der ya, ben de iyice turist moduna bürünmüş, Nabil’e “Haydi Nabil gel lokal bir eve gidelim, misafir olalım” dedim. Zaten konumu ötürü beni benden geçirmiş Kevkeban’da tüm turistleri avlayan Yahya, bizi de keşfetmekte gecikmedi ve onun alçak gönüllü evine misafir olduk. Yahya’nın oğulları alelacele pişirilen yemekleri yer sofrasına dizmeye başladılar. Bu arada Yahya’nın, evinde kalan ziyaretçilere tutturduğu anı defteri ilgimi çekti. Deftere yazan her milletten insan ev sahibinin kendisine bir baba gibi davrandığını ifade etmişti. Son derece misafirperver olduğundan dem vurmuşlardı. Bana göre Yahya da dünyadaki herkes gibi ekmeğinin peşinde, normal bir insandı. Sunacak başka bir şeyi olmadığı için dostluğunu vererek para kazanmak zorundaydı. Misafirperver olmalıydı. Onun toprakları medeniyetin doğduğu yerlerdi ancak bugün bu kavram onun evinden fersah fersah uzaktaydı ve anı defterinde yazanlar benim için gerçeği ifade etmiyorlardı…

Yemenliler için öğle yemeği en önemli öğün. Kesinlikle çok kuvvetli olması gerekiyor. Birinin evine misafirseniz de yemeğin mutlaka artması gerekiyor. Yerseniz tekrar yemek geliyor. Biz de önümüze konan çeşit çeşit yemeğin tadına bakıp, çoğunu arttırıyoruz. Yemek sonrası ben kalkmaya yeltensem de Nabil eliyle otur diyor. Tabi ya! Yemen için “kat” vakti! Bunu çok defalar okuyup, çok defalar dinlemiştim. Öğle yemeğini yedikten sonra halkın çoğunluğu, bu hafif kafa yapan yaprağı çiğnemeye başlıyor. Kafa güzelleştikten sonra da çalıştır çalıştırabilirsen Yemenliyi! On dakika kadar keyif yapmasına izin veriyorum ancak sonrasında bağır çağır yerinden kaldırıp beni Thula’ya götürmesini başarıyorum sevgili Taksi şoförümün.


Katın Latince adı “Kata Adolis”. Bir buçuk metre boyuna ulaşan bir ağaççık ve kökeni Doğu Afrika. Buradan Habeşistan ve Yemen’e yayılmış. Yüksekleri ve bol suyu seven bir yapısı var. Toplandıktan sonra 12 saat içerisinde taze taze çiğnenmeli. Öğleden sonra bu yüzden erkeklerin bir yanağı davul gibi şişiyor. Torbalarla aldıkları katı saatlerce çiğniyorlar. Kadınlar da çiğniyorlar ancak onlar yanaklarını bu kadar şişirmiyorlar. Bu konu beni darmadağın eden hususlardan biri oldu. Lakin Yemen’de çalışan bir insanın günlüğü 8-20USD olarak değişirken, günlük kata harcanan para yaklaşık 5-20USD arasında değişmekte. Bu da gösteriyor ki milli hasıladan yarıdan fazlası kata gidiyor! Öbek öbek katı koydukları naylon torbaların yarattığı çevre kirliliği de cabası!

Düşünsenize dünyanın en fakir 10 ülkesinden birindesiniz. Oysa zamanında Arabistan Yarımadası’nın Yemen ve Umman’ı kapsayan güney bölgesine, yeşil toprakları ve ılıman ikliminden dolayı Yunanlılar “Eudaimon Arabia” (Kutsanmış Arabistan), Romalılar “Arabia Felix” (Mutlu Arabistan) ve Ortaçağdaki Arap Bilginleri de “El Yemen es-Saiyd” (Mutlu Yemen) ismini vermişler. Ülkede hiç beklemeyeceğiniz düzeyde bir tarım aktivitesi var ki bu olası potansiyelin çok altında. Buna rağmen sokak başında açılmış seyyar manav tezgahları bu ülkede gözüme en güzel görünen unsurlardan biri oldu. Ancak bir babanın çocuğuna meyve almak yerine, kendi zevki için o parayla kat alacağını düşünmek beni kahretti. Mutluluk neydi? O katı çiğnediğinde duyacağı anlık haz mı? Benim için mutluluk yine başka bir anlık haz sonucu bu dünyaya getirilmiş çocukların sokakta ayakkabısız gezmediği günleri görmekti… Bunu elimde fotoğraf makinemi görünce “beni de çek, beni de çek” diye bağrışan Yemenli çocuklarla tanışınca daha iyi anladım…


BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

7 Ocak 2014 Salı

“BARBARLARIN YAPMADIĞINI BARBERİNİLER YAPTI ONA” PANTHEON’UN HİKAYESİ

Çok yorgunum. Koca yuvarlak bedenim, artık üzerimdeki kudretli kubbeyi taşıyamayacak kadar bıkkın hayattan. Ne çağlar görmedim ki? Ne hayatlar geçip gitmedi   önümden… Ben ki koskoca Roma İmparatorluğu’nun tüm tanrılara adadığı tapınak, ben ki dini bir yapı olmanın yanında, seküler bir abide olarak Roma’nın en yüce simgesi; şimdi elinde dondurmayla fotoğraf çektirenlere eşsiz bir fon oluşturmaktayım!

Benim gibi sonsuz zamanlara ait olan Colosseum için İngiliz Rahip Bede şöyle demiş: “Quandiu stabit coliseus, stabit et Roma. Quando cadit coliseus, cadet et Roma. Quando cadet Roma, cadet et mundus.” “Colosseum ayakta durdukça Roma ayakta duracaktır. Colosseum düşerse, Roma da düşer ve Roma düşerse, tüm dünya yıkılır!” İşte bu kehanete inat o da ben de ayaktayız. Yüzyıllar geçti üzerinden ancak yüksek medeniyetimizin  barbar kavimler tarafından yağmalanmasını ve yıkılmasını kabullenemedik hala.

Adım “Tüm Tanrılar” anlamına gelen “Pan Theon”.  2041 yaşındayım. Beni  Actium Deniz Savaşı’nda Marcus Antonius ve Cleopatra’ya karşı kazanılan zaferden sonra üçüncü defa konsül seçilen Marcus Agrippa inşa ettirdi. O yüzden kafanızı kaldırıp baktığınızda gördüğünüz üçgen alınlığın aşağısındaki kitabede şöyle yazar: M. AGRRIPPA, L.F. COS. TERTIUM FECIT. (Üçüncü defa konsül olan Lucius oğlu Marcus Agrippa yaptırdı) Tarih MÖ 27’diydi. Bu kitabeyi aslında İmparator Hadrianus koydurttu. Zira önce 80 yılında bir yangına kurban gittim, daha sonra üzerimde bir şimşek patladı ve 110 yılında bir başka yangına daha yakalandım. İşte o zaman Hadrianus baştan aşağı tekrar inşa ettirdi beni ve atalarına ayıp olmasın diye de kitabeyi koydurttu. Tarih MS 128’di.


İnsanlar zamandan korkarlar. Bizim gibi ölümsüz yapılar ise zamanı korkuturlar! Yine de depremler, su baskınları, yangınlar, türlü türlü felaketler az zarar vermemişlerdir bize. Gotlar varıp mahvetmeden önce tüm şehri, Septimus Severus ve Caracalla itinayla restore ettirdiler beni. İlk Hristiyan İmparatorlar ise yüz çevirdiler bana pagan tapınağıyım diye ve terk ettiler beni. 5.yy’ın sonuna doğru başımıza gelen o felaketten ben de gani gani nasibimi aldım ve barbarlar tarafından hunharca yağmalandım. Tam 1200 yıl sonra Romulus’un şehri hırsızların ve katillerin yatağı olmuştu. Geçirdiğim en zor zamanlardı onlar, beni yıkacaklarını zannetmiştim ki bir mucize oldu. Bizans İmparatoru Phocas tarafından Papa IV. Boniface’ye hediye edildim. Bundan bir yıl sonra, 609 senesinde aynı Papa’nın emriyle kilise olarak takdis edildim. Artık adım Santa Maria ad Martyres idi – Meryem Ana ve tüm şehitlere adanmıştım!

Kiliseye çevrilmem beni yıkımdan kurtarmıştı kuşkusuz ancak çilelerim bitmemişti! Bizans İmparatoru II. Constans şehrimize yaptığı 12 günlük ziyarette Gotlardan kalan ne varsa alıp götürmüştü. Özellikle üzeri altın kaplama bronzdan tavan karolarımı. Tavanımı kurşunla kaplayan Papa III. Gregorius’tu. 14.yy’da Roma’daki çalkantılı politik durumdan ötürü Papalar Avignon’a kaçınca, buradaki aristokratik aileler arasındaki iktidar çatışması da kızıştı. Özellikle Colonna ve Orsini aileleri arasındaki kavgalar sırasında resmen bir kale gibi kullandılar beni!

Yardımıma yetişen dönem kuşkusuz Rönesans olmuştu! Anlı şanlı imparatorluk günlerinden beri ilk defa yüzüm böylesine gülüyordu. Benim gibi imparatorluk zamanından kalma yapıları ve harabeleri hayranlıkla inceliyorlardı dönemin sanatçıları. En sonunda güzelliğimiz yeniden takdir görmekteydi. Adı üzerinde, kesinlikle bir yeniden doğuş dönemiydi bu! Asla unutamadığım, hatırladıkça hala içimi acıtan bir anım bu çağa aittir: Zamanın en büyük ustalarından Rafaello, öldükten sonra benim içimde gömülmeyi istemiş. Genç yaşında aramızdan ayrılmıştı ancak görkemli cenaze törenine katılan yığınlar onun ne kadar başarılı olduğunun en büyük ispatıydı. Onu hepimiz çok severdik. Her ne kadar Vasari sanatçıların hayatını anlattığı kitabında ölüm sebebini aşırı sekse bağlasa da benim için Rafaello’nun sadece eşsiz yeteneği önemliydi. Mermer lahitinin üzerindeki mezar yazıtını büyük usta Pietro Bembo nakşetmişti: “Burada,  yaşarken Doğayı fethedilmekten ve ölürken de O’nu ölmekten korkutan Rafaello yatıyor.”

Birleşik İtalya’nın ilk iki kralı olan II. Vittore Emanuale ve I. Umberto ile ilk kraliçe Savoylu Margherita da yine içimdeki şapellerde gömülülerdir. Onlar için Rafaello örneğindeki hissiyatı yaşadığımı söyleyemem. Öte yandan bana bahşedilen onurun büyüklüğünü de yadsıyamam! Pantheon artık devlet büyüklerinin içinde yattığı milli bir anıttır! Kimse bana sormadı ki adım ölümle özdeşleşsin ister miyim diye…?

Karşımdaki meydan yuvarlak şeklimden ötürü  “Piazza della Rotonda” (Yuvarlak ve Kubbeli Yapı Meydanı) olarak anılır. Burada Giacomo della Porta tarafından dizayn edilmiş çeşme, Ramses dönemine ait bir dikilitaşla süslenmiştir. Sizler bu meydandan, benimle ilk karşılaşmanın verdiği şokla yavaşça pronaosuma doğru yürürsünüz. İlkin korint başlıklı 16 sütunumdan etkilenirsiniz. Onlar karşısında kendinizi ufacık hissedersiniz. Eğer tam karşıdan geliyorsanız, içeriye girdiğiniz ilk an sizin için unutulmaz olacaktır! Çünkü o ana kadar bir kubbem olduğunu fark etmemişsinizdir… O kubbe ki çapı ile yüksekliği birbirine eşit olacak şekilde 43.3 metre olarak inşa edilmiş, dünyada bu güne kadar desteksiz olarak yapılmış en büyük tonozdur. San Pietro’nun kubbesinden bile bir metre kadar daha geniştir. Siz henüz kubbemin büyüklüğüyle imtihanınızı bitiremeden tepedeki açıklığı fark edersiniz. Küçük dilinizi yutacak gibi olursunuz! Tabi ya, böyle bir kubbeyi taşıyabilmek için silindir şeklindeki bedenim 6 metre kalınlıkta inşa edilmişti. İçimde 7 tane büyük kemer vardır, onlar sayesinde hala ayaktayım. Bu kalınlıkta duvarlara pencere koymak imkansızdı. Işık gelebilecek tek yer tavandı! Ve o tavandan süzülen gün ışığı 2000 yıldır aydınlatır insanlığı…

En kötü anımı sona sakladım, hiç unutulmasın diye. Rönesans döneminde nasıl yüzüm güldüyse, Barok dönem bir o kadar utanç vericiydi benim için. Ünlü Barberini ailesinden Maffeo,  VIII. Urbanus adını alarak Papa olmuştu. Emrinde şehrin gelmiş geçmiş en önemli sanatçılarından Bernini çalışıyordu. Onun birçok eserini  beğensem de, bana yaptıklarına bir türlü anlam verememişimdir. Mesela o saçma iki saat kulesini neden koymuştu üzerime? Başta rakipleri olmak üzere herkes dalga geçti kendisiyle (ve tabi ki benimle). “Bernini’nin eşek kulakları” diye. Bereket bu kuleleri 1800’lü yılların sonuna doğru kaldırdılar da eski karizmama tekrar kavuştum. Ancak insanın tırnağını etinden çekerler ya, öyle bir fenalık yaptırdı bana Papa VIII. Urbanus. Porticomdaki bronz tavanı söktürdü, bu bronzu eritip Castel Sant’ Angelo için 80 tane top döktürttü.  Ayrıca, Bernini San Pietro'da bulunan ve en ünlü eserlerinden olan Baldacchino’yu (sunak tepeliği) da benden söktüğü bu bronzdan dökerek yarattı! Bu öyle bir Vandalizm örneğiydi ki en sonunda şöyle diyeceklerdi: “Quod non fecerunt barbari fecerunt Barberini” “Barbarların bile yapmadığını Barberiniler yaptı”…

Ancak yine de unutulmasın: İnsanlar zamandan korkarlar. Bizim gibi ölümsüz yapılar ise zamanı korkuturlar!

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK


28 Aralık 2013 Cumartesi

VERDİ WAGNER’E KARŞI, BİR VERONA BALADI

Maestro, hangisini söylemek sizin için daha iyi olurdu: “Keşke yapmasaydım” mı, yoksa “Acaba yapsaydım” mı?

 “Benim hayatımda ‘keşke yapmasaydım’lar ağır basar. Kişiliğimi de müziğimi de hep sezgiyle, yürekle özdeşleştirdiler benim. Opera tarihinin en çok sevilen romantik trajedileri ‘La Traviata ve Rigoletto’ bana ait, yine Shakespeare etkili Macbeth, Otello ve Fallstaff adlı dramalar da benim eserlerim. Ancak o berbat yıl sonrası sipariş edilen komik operayı hiç yazmamalıydım! İlk operam olan Oberto 17 Kasım 1839’da La Scala’da ilk defa sahnelenmişti ve çok büyük başarı kazanmıştı. Bu benim tarihe geçtiğim gündü. Aslında  hayatımın büyük trajedisi başlamıştı: Hem oğlumu hem de kızımı daha ikinci yaşlarına basmadan teşhisi konulamayan bir hastalık yüzünden kaybetmiştim… Daha ‘artık çocuklarımın olmadığı’ fikrine alışamadan, taparcasına sevdiğim eşim Margherita’yı da bir beyin hastalığından dolayı kaybettim. Artık ailem yoktu. Tüm bunların üzerine sipariş almış olduğum komik opera ‘Bir Günlük Kral’ ilk temsilinden sonra yuhalanarak, fiyaskoyla sonuçlanmıştı… O dönem başarı hırsıma yenik düşmemeliydim, hayatımın en büyük keşkesi o dönemleri düşündüğümde belirir aklımda: Keşke aileme daha fazla vakit ayırsaydım…”

“Benim hayatımda ‘acaba yapsaydım’lar ağır basar. Kişiliğimi de müziğimi de hep akılla, beyinle özdeşleştirdiler benim. Opera tarihinin en zor seyredilen dört serilik ‘Der Ring des Nibelungen’ bana ait, bazen modern müziğin başlangıcı olarak kabul edilen Tristan und Isolde  de yine benim eserim. Hayatta canım ne istediyse, aklıma ne estiyse onu yaptım ben. Son derece net ve keskin bir insandım, başkalarının benim hakkımda ne düşündükleri asla umurumda olmadı. Ben dünyada eşi benzeri olmayan bir yetenektim ve hatta diyebilirim ki; yetenek mevzu bahis olduğunda kimse bana yaklaşamazdı… Belki benden birkaç ay sonra doğmuş o romantik İtalyan biraz yaklaşabilirdi ancak o kadar! Asla benim son derece entelektüel müziğimin yanından bile geçemezdi. Bazen düşünmüyor değilim, ‘acaba’ mesela: Minna ile evli olmama rağmen, hep bana destek olmuş, beni takdir etmiş beyefendilerin karılarıyla aldatmasaydım onu? Acaba o bana ilham veren güzel kadınların koyunlarına girmeseydim? Ben de sıradan bir erkek olsaydım eşine her daim sadık, dostlarının kadınlarına göz koymayan? Asla olmaz! Nasıl besteleyecektim o harikulade operaları? Güzellikti bana ilham veren ve güzelliğin sahibi başkası olamazdı. Çünkü operalarımda size verdiğim o güç ve tutku hissi ile kendinden emin olma durumu ancak tüm o güzelliklerin kayıtsız şartsız bana ait olmasıyla mümkündü!”

“La Scala konusunda çok hassastım. Aslında müziğe olan yeteneğim ben çok küçük yaşlardayken keşfedilmişti. Keşke babam konuyla ilgili daha ciddi girişimlerde bulunsaymış. 19 yaşında Milano Konservatuarına başvurduğumda beni almamalarının en büyük nedeni yaş haddiydi bence. Üzerine beni La Scala’da yuhaladıklarında gerçekten çok üzüldüm… Oysa aslında seyirci daha sonra alkış ve takdir konusunda son derece cömert davranmıştı bana. Olsun, bir kere darılmıştım ben ve bu dargınlık hayat boyunca ara ara hissettirdi kendini bana… Oysa başarısızlıktır, bazen de insanları başarıya götüren, keşke hiç darılmasaydım!

Ben, son derece köklü ve oturmuş İtalyan kültüründen geliyordum. Kökenleri Antik Roma’ya, Katolik Kilisesi ayinlerine ve Rönesans’a kadar uzanıyordu. Bizim için en ciddi gelenek “Grand Opera”ydı. Aslolan ‘bel canto’ yani iyi şarkı söylemekti. Operalarımı yazarken aklımda her rol için mutlaka bir isim olurdu. Sanatçılara göre yazardık eserlerimizi. Biliyorum o kendini beğenmiş Alman bu gelenekten tiksiniyordu. Onun için opera ‘Gesamtkunstwerk’ yani ‘birleşik sanat eseri’ adını verdiği bir müzik, şiir, dans gibi tüm sanatların  harmanıydı. Benim için opera eğlenmek içindi: İnsanlar gelir; sanatçı aryasını söyler, en yüksek notaya ulaşır ve alkışlanırdı… Onun içinse, insanların son derece geniş kapsamlı  artistik bir olayı izlemek amacıyla bir araya geldikleri sosyal bir ritüeldi… ”

“Babamı çok küçük yaşta kaybetmişim. Annemin onun yerine evlendiği ressam bozuntusu da genç yaşta öldü. Biz dokuz kardeşten çoğumuz sahne, müzik ve oyunculukla ilgilendik. 15 yaşına kadar müzikle ilgili herhangi bir gelişme göstermedim. Ancak o ilk gençlik yıllarımdan itibaren ışık hızıyla yeteneğimi göstermeye başladım. Acaba çok küçük yaşlardan itibaren müzik hayatımda olsaymış, daha çok eserim olur muydu? Sanmam! Çocuk yaşta sadece çok iyi eğitim almış insanların anlayabileceği çapta olan müziğimin hakkını veremezdim. Tam zamanında başlamıştım.

Ben yüksek kültürünü ancak 18.yy’da oturtabilmiş Alman ekolünden geliyordum. Bu kültür ilkin barok çağın dâhileri Bach ve Handel ile kendini göstermiş, daha sonra Gluck, Hayden ve Mozart gibi klasikçilerle iyice yükselmişti. Kültürümüzde devamlı olarak gelişen entelektüel, diplomatik ve ekonomik etkiler, ortak kimliğimizin oturmasında ve Germenik ülkelerin  kültürel devrimin merkezi olmalarında önemli bir rol oynamıştır. Benim müziğim ise tüm bu gelişmeleri ve Alman yüksek kültürünü taçlandırmıştır! Acaba ben ve müziğim olmasa, ulusal kimliğini yeni oturtmuş ve ulusal birliğine yeni kavuşmuş Birleşik Almanya bu kadar yüksek telden temsil edebilecek miydi kendini?”

“Böylesine kadim geçmişi olan bir kültürün, ulusal birliğine bu kadar geç ulaşmasına hep şaşırmışımdır aslında. Yeniden yükseliş adını verdiğimiz ‘Risorgimento’ dönemi boyunca Nabucco’daki ‘Va Pensiero’  aryasının bir özgürlük sembolü haline gelmesi hayatım boyunca gurur vermiştir bana. Suriye ve Babil Kralı Nabuccodonosor’un Filistin’i boyunduruk altına almasıyla, o dönemler Avusturya boyunduruğu altında yaşayan İtalyanlar kendilerini özdeşleştirmişlerdi. Esirler korosu tarafından söylenen ‘Va Pensiero’ adeta bir devrim marşı haline gelmişti ve ben de bir devrim kahramanı…”

"Acaba aşırı milliyetçi olmasaydım ve bu yüzden 12 yıl İsviçre’de sürgünde yaşamak zorunda kalmasaydım daha üretken olabilir miydim? Sanmam! Benim için Almanya, Alman Kültürü ve saf ırk kavramı her şeyden önce geliyordu. ‘Die Meistersinger von Nürnberg’ adlı eserimin sonunda açıkça belli ettim bunu. Anti-semitik düşüncelerimden dolayı da bir çok insan benden nefret ediyordu. Düşünmüyor da değildim acaba Parsifal’de bu kadar belli etmese miydim diye hislerimi? Ancak ben Yahudilerden arınmış bir Almanya istiyordum, bunu da mutlaka söylemem gerekiyordu…!”

“Ömrümün en önemli amacını gerçekleştirecek kadar ün ve para bahşetmişti hayat bana. Milano’da emekli müzisyenler için bir huzurevi açtım. Bugün Casa Verdi olarak bilinen bu evin kapısı yaşlı müzisyenlere hala açıktır… Ben öldükten sonra tüm İtalya yasa büründü ve birden birisi mırıldanmaya başladı, ardından bir başkası, öbürü ve öteki derken kitlelerin dudaklarından şu mısralar dökülmeye başladı cenaze törenimde: Va’, pensiero, sull’ali dorate; Va, ti posa sui clivi, sui colli, ove olezzano tepide e molli l’aure dolci del suolo natal! (Uçun hayallerim, yükselin altın kanatlarla. Gidin oturun tatlı rüzgarların taze toprak kokusu taşıdığı, anavatan bayırlarına, tepelerine…)”

“Ömrümün en önemli amacını gerçekleştirecek kadar ün  bahşetmişti hayat bana ancak paradan yoksun bırakmıştı beni. Bayreuth’da gördüğüm o güzel bina yeniden inşa edilmeliydi ve içerisinde sadece benim eserlerim sahnelenmeliydi. Her şeyiyle kendim ilgilenmeliydim bu sahnenin, çünkü başka kimse benim eserlerimin icrası için nelere gereksinim duyulacağını benden iyi bilemezdi. Paraya ihtiyacım vardı. Bereket tüyleri yeni yeni çıkmaya başlayan Kral II. Ludvig’in bana karşı duyduğu o sapıkça aşk imdadıma yetişti. Hayatım boyunca tüm arkadaşlarımı, bana yardım eden herkesi ustaca kullandığım gibi kralın  hislerini de kullanarak yüklü bir devlet fonu kopardım. Acaba kötü mü oldu? Tabi ki hayır! Venedik’te kalp krizi geçirdikten sonra Bayreuth’a getirilen naaşıma saygı gösterecek ve cenaze törenime katılacak pek arkadaşım kalmamıştı. Fikirlerimden o kadar etkilenen Nietzsche bile sırt çevirmişti bana. Ama olsun. Bugün yaptırdığım o salonda düzenlenen festivale katılan insanlar bilet bulmak için en az 5 yıl bekliyorlar. Mutlak sessizlik sağlamak için yaptırmadığım havalandırma eksikliği yüzünden, saatler süren operalarım boyunca fenalaşanları görmek, ölen olsa bile verdiğim talimat gereği kapıların açılmayacağını bilmek, orkestra piti görünmediği için, o ünlü maestroların, müzisyenlerin pişerek atlet ve şortla sanatlarını icra ediyor olmalarını bilmek bana sonsuz bir mutluluk veriyor!”

Adige Nehri’nin at nalına benzer bir kıvrım yaptığı ve çepeçevre sardığı toprak üzerine kurulmuş, dünyanın en romantik kentlerinden biri olan Verona’dayım. Romeo ve Jülyet’in şehri, aslında onlardan yüzyıllar önce ilkin Romalıların vatanı olmuş. Romalılardan bize miras kalan, dünyanın en iyi korunmuş amfitiyatrolarından biri olan Verona Arenası’nda Verdi ve Wagner Aryaları Galasını izleyeceğim. 2013 yılının Ağustos ayındayız. Dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da romantik akımın en önemli temsilcilerinden Verdi ve Wagner’in eserlerinden bir seçki beğenimize sunulacak. Sunacaklar arasında Placido Domingo’nun olması beni ayrı olarak heyecanlandırıyor! (Şef Daniel Harding’in yönetimi de cabası) Bu konser Verona’da her yıl düzenlenen geleneksel Yaz Opera Festivali kapsamında veriliyor. Festival 2013 yılında 100. Yaşını kutluyor. Verdi’nin doğumunun 100. yılı onuruna ilkin 1913 senesinde düzenlenmiş. Her iki müzisyen de birkaç ay arayla aynı yıl doğduğu için, 2013 yılında, doğumlarının 200. yıl dönümü onuruna, Verdi’yi Wagner’e kırdıran, ikisini birbiriyle kıyaslayan tonla konser verildi. İşte bunlardan birinde ben de hazır bulunmaktayım. Ancak aklımdan şöyle bir soru geçiyor: Şiir mi, düzyazı mı? Hayatta kimin hem acabaları hem de keşkeleri yok ki…?

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

23 Aralık 2013 Pazartesi

KÖPRÜLERDE VURULDULAR VE SAVAŞ BAŞLADI, BİR SARAYBOSNA TRAJEDİSİ

“Ben Avusturya – Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand. 28 Haziran 1914’te Latin Köprüsü üzerinde vurularak öldürüldüm. Suikasta kurban gidişim dünyayı kana bulayacak savaşın kıvılcımı olmuştu. Aslında bekliyordum bu sonu, Belgrad’da defalarca öldürmeye çalışmışlardı beni, başarıya Saraybosna’da Miljacka Nehri üzerindeki bu kadim köprüde ulaştılar…. Aynı günün sabahı bombalı bir saldırının hedefiydik eşim Sophie ile birlikte. Şükür ki bomba bize isabet etmemişti, ancak bizim yerimize yaralananlar olmuştu ve biz tam da hastaneden, onların ziyaretinden dönüyorduk o Gavrilo Princip denen Sırp genci her ikimizi de vurduğunda… Kendi karakterimin karanlık yönlerinin farkındaydım, her ne kadar siyasi alanda önemli bir kişilik olsam da, bence tüm negatif yanlarım anlaşılabilirdi; en nihayetinde ben de bir insandım… 

Hayatımda her şey, kuzenim Varis Prens Rudolf’un 1889 yılında Mayerling Av Köşkü’nde kendini öldürmesiyle dramatik olarak değişmişti. Babam Karl Ludwig hanedan veraseti için ilk sırada gelmekteydi ve fakat bu olasılığı ivedilikle bana bıraktı. Hemen ardından da tifo yüzünden aramızdan ayrıldı… Amcam İmparator Franz Joseph aslında beni pek onaylamıyordu, ne de olsa eşim Sophie soylulukta yeterli bir mertebeye sahip değildi, ancak amcamın fazla bir seçeneği de kalmamıştı! Rudolf onun tek oğluydu. Ölürken hayatta yaptığım bir çok şeyden pişmanlık duydum, özellikle aşırı av düşkünlüğüm sonucu canını aldığım tüm o hayvanlar için… ancak başta Almanya olmak üzere; Fransa, Rusya, İngiltere gibi güçlü devletlerin çıkar çatışmalarının bedelini ödeyecek kadar büyük değildi günahlarım! Hele hele benden önce karnından yara alan Sophie’nin ödediği bedel? Son sözlerim ‘yaşa ne olur, doğacak bebeğimiz için yaşa’ olmuştu… Yaşayamadı, hayatın acımasızlığı galip geldi…”

Miljacka Nehri usul usul akmaktaydı… Aynı yüzyıl içinde suları iki defa tamamen kana bulanmıştı. Üzerindeki köprüler yaşadıkları dramın ağırlığından çökseler yeriydi. Bu köprülerin en ünlüsü Latin Köprüsüydü. Bu taş köprü aslında orijinali 1541’e tarihlenen bir ahşap köprü yerine 1798’de Hacı Abdullah Briga tarafından yaptırılmıştı. Osmanlı yapısı olan köprü, şehrin kuzeyinde kalan tarihi merkezle, Hristiyanların daha yoğun yaşadığı ve o yüzden Latinluk ya da Frenkaluk olarak adlandırılan güney mahalleyi birleştirirdi…

“Ben Suada Dilberoviç. 5 Nisan 1992’de parlamentonun arkasındaki Vrbanja Köprüsü üzerinde vurularak öldürüldüm. Dubrovnik kökenli, Boşnak bir ailenin kızıydım. Saraybosna’ya tıp okumak için gelmiştim. 5 Nisan 1992’de vurulduğumda 24’üme basmak için sadece 50 gün kalmıştı… Biz çok yakın tarihe kadar birbirimizi Sırp, Hırvat, Boşnak diye ayırt etmeden severdik. Yüzyıllar boyunca Osmanlı yönetimi altında kalmıştık ve bir koca imparatorluğun hoşgörüsünü içimize sindirmiştik. Sonra Avusturya gelmişti ve şehrimiz iyice Avrupai bir görünüme bürünmüştü. Ferhadija Caddesi’nin bir ucundan diğerine doğru yürürken, birden Batı kültüründen Doğu kültürünün kalbine geçersiniz bu özel şehirde. Bir yanınızda Katolik Katedrali, Sırp Ortodoks Kilisesi, kafeler ve meydanlar ve heykeller görürken; 50 metre ileride camiler, hanlar, sebiller karşılar sizi. Biz ne zaman birbirimizden nefret etmeye başlamıştık onu hatırlıyordum ancak biz neden birbirimizden nefret ediyorduk, onun cevabını bilmiyordum. Bu cevabı veremeyenler olarak sayımız yüz bini bulmuştu. Koca bir kitle olarak barış gösterileri yapıyorduk o gün. Ben ve 34 yaşında, iki çocuk annesi olan Olga Sucic, en ön saflardaydık. Holiday Inn Otelinden Sırp keskin nişancılar tarafından açılan ateşle vurularak ölen ilk savaş şehitleri biz olmuştuk Vrbanja Köprüsü üzerinde… Bu köprü bizim adımızı taşır artık: Suada ve Olga Köprüsü…”

Miljacka Nehri akmak bile istememişti 44 ay süren bu gaddar kuşatma boyunca. Dile kolay 1425 gün… Dile kolay tüm dünyanın gözü önünde öldürülen 11.541 vatandaş… Bir çok köprü vardı Miljacka üzerinde… Yüzyıllar önce inşa edilen o ilk ahşap köprüden beri sadece birleştirici olsun istemişti Miljacka üzerindeki köprülerin…

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK