20 Ekim 2012 Cumartesi

KOTOR'UN KALDIRIM TAŞLARI (Konuk Yazar Mehmet Uhri'nin Kaleminden)


Daha tur öncesi yaptığımız hazırlık toplantısında "soyadını" aldığı coğrafyayı tanımak istediğinden bahsetti... Mehmet Uhri; kendini aynen şu şekilde tanıtıyor:"..evliyim ve tipik bir kız babasıyım. Mutluluğun başarı ve kazanma ile ilgili olduğuna inanılan bir dünyada, gerçek mutluluğun insana giden yolunu bulmak ve o kapıyı açık tutmak için harfleri ve sözcükleri kullanıyorum. Mesleğine sadık, insana düşkün pek çok hekim gibi önümüze gelen bedenlerin içinde bir de akmakta olan hayat olduğunu, bir şeyleri tedavi etmeye çalışırken, o hayata ve çevresindeki diğer hayatlara da dokunduğumuzu düşünüyorum..."
Dokundu da... Benimle yolunun kesiştiği 10 günlük "Osmanlı'nın İzinde Balkanlar" adlı tematik turdan aklımda kalan en net şey; Uhri ailesinin cana yakınlığı, Mehmet Bey'in her daim pozitif ve güler yüzlü mizacı, hele hele Ohri Gölü'nde tekne ile gezinti yaparken hepimizi duygulandıran, ailece yaptıkları ritüel... Kendisi bu gezi sonrasında "Kotor'un Kaldırım Taşları" adlı bir yazı yazdı ve bu yazı Radikal gazetesinde yayımlandı. Bu yazıyı benim Blog'umda da paylaştığı için kendisine tekrar teşekkür ediyorum ve bu değerli kişinin diğer hikayelerini okumak için internet sitesini takip etmenizi tavsiye ediyorum: http://www.harftamircisi.com/
Keyifle okumanız dileğiyle...

Kotor’un Kaldırım Taşları

Bakmayın öyle yerde sessizce durduğumuza, yaşananların izi hep üzerimizdedir. İnsanların çoğu günün telaşı içinde bizleri fark etmese de hep buradaydık. Yüzlerce yıl gelen geçen onca insan kendilerince çok önemli soru ve sorunlarla birlikte göçüp gittiler, çoğunun kemikleri bile kalmadı ama biz hep buradaydık. Biz kim miyiz?
Bizler Adriyatik denizinin Doğu kıyısında eski Yugoslavya’dan ayrılan Karadağ Cumhuriyeti sınırları içinde kalan ve fiyordu andıran Kotor körfezinin ucundaki Kotor şehrinin bin yıllara direnen kaldırım taşlarıyız. İki bin yılı aşkın tarihinde şehrin dar sokaklarında bizler hep vardık. Önce Balkanların gerçek sahipleri İlliryalılar geldi buralara. Onların dilinde şehrin ilk ismi Acruvium olsa da egemenliğini kabul ettiren Roma ve Venedikliler Cottore-Kotor ismini verdiler. 451 yılında toplanan Kadıköy konsülü ile adı sanı duyulmuş pek çok şehirden önce dini merkez olarak tescillendi ve piskoposluk kuruldu. Turistlerin ilgisini çeken bölgenin en büyük katedrali Aziz Trifun (Sveti Triphon) adıyla de Kotor’da inşa edildi. Kuzeyden gelen Slavların istilası, Balkanların tozunu attırdıysa da teslim olmadı ve günümüzde bile etkisi süren tipik bir Venedik şehri olarak kaldı. Osmanlı egemenliğinde de şehir, donanmanın bölgedeki merkeziydi. Labirenti andıran dar sokaklarında kaybolmanın keyif verdiği Kotor şehrinin birbirinden farklı renk şekil ve boyuttaki kaldırım taşları olarak bizler her şeye şahit olduk. Ticari ve askeri merkez olmanın verdiği zenginliği günümüzde turistik çekiciliği ile sürdüren şehrin kışları 23 bin olan nüfusu özellikle gemilerle gelen turistlerle yaz aylarında yüz bini aşmaktadır. 
Yarıya yakını Karadağlı olan şehir nüfusunun geri kalanını Sırp, Hırvat, Boşnak ve Arnavutlar oluşturmaktadır. Şehrin çekirdeğini oluşturan ve sur içinde kalan eski şehir-Stari Grad’ı inşa edenler zamanında döşeyecek taş bulamayıp ellerinde ne varsa rengine biçimine bakmadan sokaklara döşediler sanmayın. Farklı renk, biçim ve boyuttaki taşlardan döşenmiş sokaklar şehrin renkli kişiliğini yansıtması için seçilmişti. Kıyı kenti olmanın yanı sıra uzun yıllar Venedik egemenliğinde kalmanın da etkisiyle her türden gezgini, farklı ırk ve dinden insanı barındırmıştı. Tarih boyunca hep farklı insanların, uzak kültürlerin bir arada barış içinde yaşadığı şehirlerdendi. Şehri kuranlar ve yaşatanlar yeryüzündeki farklılıkların doğurduğu kültürel zenginliği sezmiş, çatısından sokağına bu zenginliği şehre yansıtmıştı. Kimsenin ötekinin varlığından, dar sokaklarda birbirini görmekten rahatsızlık duymadığı, kimsenin kimseyi değiştirmeye çalışmadığı masalsı kentlerdendi. Her şehirde olduğu gibi zengini, fakiri, yoksulu, arsızı, hırsızı vardı elbet. Bu sokaklar çocukların oyun seslerini, mahallelinin dedikodularını, kavga ve savaşları da gördü, üzerimizde az mı kan döküldü? Kenarımız köşemiz kırılıp dökülse de direndik. Yaşanan güzelliklerin hafızalarda hep tazelenerek kaldığına, kötü anıların ise hızla unutulduğuna, yağmurun olanca şiddeti ile hiç bitmeyecek gibi yağıp sokakları aşındırdığı günlerin ardından güneşin hep açtığına şahit olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Hep buradaydık.
Bakmayın öyle sesimiz çıkmadığına, kaderimize razıymış gibi durduğumuza. Bu sokaklardan kimler geldi geçti. Rönesans’ın meşhur şairi Giovanni Bona de Boliris burada doğdu ve ilk sonelerini, Rönesans’ın doğurduğu özgürlükler sayesinde hümanizmi müjdeleyen ilk şiirlerini bu şehirde yazdı. Buranın toprağına karıştı. Rönesans’ın getirdiği mimarı anlayış şehri baştanbaşa yenilerken bizleri şehrin sokaklarına döşeyenler özgürlüğü koklamış, yeryüzünün zengin çeşitliliğini fark etmiş denizcilerin çocuklarıydı. Kotor şehrinin deniz yoluyla yeryüzüne açılmasının anlamı üzerine kafa yormuş, farklı ülke insanlarının aynı şehirde bir arada barış içinde yaşamasının farklılıkları kabullenmeden geçtiğini düşünmüşlerdi. Birbirine bitişik iç içe evleri ve dar sokaklarıyla herkesin birbirini görebildiği, gizlenmenin pek olası olmadığı bu alımlı şehri inşa edenler, şehrin sokaklarını farklı renk ve biçimde taşlardan döşeyerek gözlerin bu türden farklılıklara alışmasını amaçlamışlardı. Yüzlerce yıl geçti, o denizcileri hatırlayan oluyor mu bilemeyiz ama yollarına döşedikleri taşlar ve bıraktıkları şehir olduğu gibi duruyor. 
Kabul etmek gerekir ki, yıllar bizleri de hayli aşındırdı. Özellikle şehrin girişinde askerlerin savaş hazırlıkları için toplandığı silahlar meydanındakiler hayli hasar gördük. Eskisi kadar düz zemin oluşturamasak, bir kısmımızın sırtı eskisi kadar parlamasa da renklerimizi yitirmedik. Şehrin koruyucusu Sveti Triphon Katedrali’ne yakın olanlarımız ise her daim genç ve zinde kalmayı başardılar. Görkemli katedralin yanı sıra 12. yüzyılda Sveti Ana ve 13. yüzyılda Sveti Luke gibi hatırı sayılır büyüklükte kiliseleri şehre özenle yerleştirenlerin veba salgınında şifa getirmesi için 15. yüzyılda şifa veren Meryem kilisesini (Gospe od Zdravlya) inşa etmelerine de tanık olduk. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. Bu şehrin insanları gibi birbirimize pek benzemesek de burada bir aradayız. Değişik insanlar gördük; üzerimizde iyisiyle kötüsüyle çok şey yaşandı. Hepsi geldi geçti. Gidenlere lafımız yok ama kalanlara diyeceğimiz var elbet. Bilin ki; gelip geçen herkes özel ve farklı olduğunu düşündü, çoğu hayatı hep kendi penceresinden sorguladı, kendinden farklı olanlara kuşkuyla baktı. Farklılıkların zenginliğini görmeyip her şeyi, herkesi kendi küçük dünyalarına sığdırma uğruna insanlara eziyet edenleri de gördük. Onlar da bu dünyada kalamadı. İşin doğrusunun ne olduğunu iddia edecek değiliz; alt tarafı kaldırım taşıyız. Onlar geçti gitti ama biz olanca renkliliğimiz ve farklılıklarımızla buradayız. Hani olur da yolunuz düşer, şehrin sokaklarını arşınlarsanız her sabah eski şehir meydanında güneş yükselmeden kurulan otantik pazarın peynirlerinin, meşhur kurutulmuş et ve balıklarının tadına bakarak Kotor’u ve insanlarını daha iyi tanıyabilirsiniz. Gitmeden, bizlerden de küçük bir selamı esirgemeyin. Bizler Kotor’un kaldırım taşlarıyız. 
Mehmet Uhri

17 Ekim 2012 Çarşamba

VİYANA ALBERTINA MÜZESİ’NDE SIRA DIŞI BİR SERGİ: İMPARATOR I.MAXIMILIAN VE DÜRER ÇAĞI


16. yüzyıl, nam-ı diğer muhteşem yüzyıl…! Her ne kadar malum dizinin etkisiyle bugünlerde biz bu yüzyılı Osmanlı’nın şanlı çağıyla özdeşleştirsek de aslına bakarsanız bu spesifik dönem Batı’nın da şaha kalktığı son derece önemli bir tarihsel kesittir. 15. yüzyıl boyunca tarihin gidişatını köklü bir şekilde değiştiren olaylar dizisi; Rönesans, İstanbul’un Fethi, Kristof Kolomb’un yeni kıtaya ayak basışı; Orta Çağı sonlandırıp dünyanın önüne yepyeni bir çağ ve çığır açmıştır. Eşzamanlı olarak Doğu’da Osmanlı, Batıda ise biraz da karmaşık ilişkiler (evlilik, ticaret, diplomasi, Papalık bull’ları) sonucu Kutsal Roma-Cermen, Habsburg ve İspanyol İmparatorlukları birbiri içine girmiş bir şekilde dünyanın çok büyük bir kısmına hükmediyorlardı…
Osmanlı’yı az çok biliyoruz ama Batı nasıl bu kadar büyük olmuştu? İşte geçtiğimiz hafta Viyana’nın en güzel müzelerinden biri olan Albertina’da bu soruya kısmen cevap veren sıra dışı bir sergiyi görme fırsatı buldum.
Her şey benimle aynı gün (22 Mart) ve fakat yüzyıllar farkıyla, 1459’da Wiener Neustadt’ta Maximilian’ın dünyaya gözlerini açmasıyla başlamıştı. Annesi Portekiz’li Eleanor, babası ise İmparator III. Frederick idi. Babası hem Alman hem de Kutsal Roma İmparatoruydu. Daha küçücükken, 1462 yılında tüm ailesinin Viyana’da amcası Albrecht tarafından nasıl da kuşatıldığına tanık olmak zorunda kalmıştı. Her ne kadar Albrecht’in ölümünden sonra tahta Frederick çıksa da, Viyana bu sefer de 1485 yılında Macar Kralı Mathias Corvinus tarafından ele geçirilmiş ve takip eden 5 yıl boyunca Macaristan’a başkentlik yapmıştı… İşte bu yüzdendir ki Maximilian bir türlü ısınamadı Viyana’ya ve belki de koç burcu(!) olmasının da etkisiyle devamlı değiştirdi sarayının yerini; Graz, Innsbruck, Wiener Neustadt, Wels ve daha nice yerlerde seslendi erkanına… Şakayı bir yana bırakırsak, tabi ki sarayını sabit bir yere almasına mani olacak ciddi dertleri ve düşmanları vardı Maximilian’ın; Alçak Topraklar ve Macaristan’daki politik husumetler ile Fransa ve Venedik’e karşı savaşlar…
1477’de Burgonya Dük’ü Kel Charles’ın ölümünden sonra, geniş toprakları olan bu asilzadenin tüm varlığı kızı Mary’ye (1457-1482) kalmıştı. Maximilian ve Mary hiç vakit kaybetmediler ve hemen o yıl evlendiler. Böylelikle Maximilian ilk asalet titrini aldı: Burgonya Dükü. İki çocukları oldu; Philip (1478-1506) ve Margaret (1480-1530). Talihsiz Mary’nin beklenmedik ölümü sonrasında Maximilian ve oğlu Philip, Burgonya Düklüğünün bugün Benelux Ülkeleri dediğimiz Alçak Toprakları da kapsayan geniş topraklarının tek mirasçıları oldular. Bu, aynı zamanda Habsburg Hanedanlığının da yükseliş döneminin başlangıcı olacaktı.
1490 yılında Tirol, Avusturya ve Habsburg Topraklarının Arşidük’ü olan Sigusmund, tahttan feraget edip Konstanz Gölü civarında inzivaya çekilmeye karar verince, topraklarını da Maximilian’a devreder. 1493 yılında babası ölünce asalet ünvanları çoğalır: Roma Kralı (Rex Romanorum) ve Avusturya Arşidüklüğü Naibi… 1494 yılında asalet skalasında kendinden hayli aşağıda bir dereceden gelen Maria Sforza ile evlendi ve tabi ki bu akit ona yüklü bir varlık getirdi, ne de olsa Sforza Ailesi Milano Düklüğünü yönetmekteydi ve Maximilian’ın birikmiş borçlarını ödemek için bolca nakite ihtiyacı vardı.
1496 yılında artık “Yakışıklı” lakabını almış oğlu Philip’i; o zamanlar Birleşik İspanya’nın temellerini atmış, Kristof Kolomb’a Yeni Dünya keşiflerinde sponsorluk yapmış olan Katolik Kral ve Kraliçe, Aragon’lu Fernando (Ferdinand) ve Kastilya’lı Isabel’in; daha sonra “Kaçık” lakabını alacak kızı Juana ile evlendirerek yüzyılın evlilik anlaşmasına imza atmıştır. Hatta bununla da yetinmemiş ve bu anlaşma iyice pekişsin diye aynı ikilinin oğulları Juan’la kızı Margaret’i evlendirerek ikili ittifak kurmuştur İspanya tahtıyla. Her ne kadar Juan arkasında varis bırakmadan gencecik yaşta ölmüşse de; Philip ve Juana’nın evliliğinden, daha sonra bilinen dünyanın çok büyük bir kısmını şahsında birleştirecek; İspanya Kralı, Kutsal Roma Cermen ve Habsburg İmparatoru, Kanuni Sultan Süleyman’ın ezeli rakibi; Şarlken (V.Karl/I.Carlos) dünyaya gelecektir… İşte her şey böyle başlayıp, gelişmiş…
Maximilian’la birlikte tarihin ölümsüzleştireceği efsanevi Habsburg sloganı atılmıştır: “Bırak diğerleri savaşsınlar, fakat sen, Mutlu Avusturya, evlen! Mars (Savaş Tanrısı)’ın birinden diğerine verdiği bu krallıkları, Venüs (Güzellik Tanrıçası) sana bahşedecektir.” Ve böyle olmuştur…
İşte Albertina’daki sergi, Maximilian’ın şahsını ve krallığını övmek, propagandasını yapmak ve onurlandırmak için dönemin önemli ressamlarına sipariş vermiş olduğu sanat eserlerinden oluşan bir seçkiydi. Hiç şüphesiz o dönem görev alan sanatçıların arasında en dikkat çekicisi Alman ressam, matematikçi ve matbaacı Albrecht Dürer idi. Maximilian sanatçının memleketi Nürnberg’deyken onu koruması altına almıştır ve böylece 1512’den 1519’da imparatorun ölümüne kadar sürecek bir hizmet dönemi başlamıştır. Dürer’in usta olduğu konulardan biri de ağaç baskısıydı ve İmparator için yaptığı işlerin baş şaheseri , 295cm genişliğinde, 357cm yüksekliğinde, tam 192 farklı ağaç kalıptan basılarak birleştirilmiş ve böylelikle gelmiş geçmiş en büyük baskılardan biri olma onurunu taşıyan “Zafer Takı”dır. Bu eser özellikle şehirlerin Belediye Saraylarına ya da Prens Saraylarına asılmak için dizayn edilmiş. Dürer aynı zamanda İmparatorun iki tane portresini de yapmış ve tabi ki bir takım resimli kitap projeleri için de çalışmış.
Sergide en çok öne çıkan eserlerden biri de “bütün olarak” ilk defa görücüye çıkmış son derece değerli bir iş: Albrecht Altdorfer’in “Zafer Geçişi”. Maximilian’ın sipariş ettiği en önemli ve geniş kapsamlı eserlerden biri olan Zafer Geçişi tam 109 parşömen parçası üzerine son derece canlı renklerle tasvir edilmiş, süvariler, şövalyeler, at arabaları, savaş sahneleri vb konulardan oluşan bir friz. 49 numaralı parşömenden 109 numaralıya kadar olan sayfalar Albertina koleksiyonunda bir araya getirilerek tam 54 metrelik, etkileyici bir friz şeklinde birleştirilmiş. 1’den 49’a kadar olan ilk bölüm ise maalesef günümüze gelememiş. Eğer bu bölüm de olsaydı, frizin toplam uzunluğu 100metre civarında olacakmış!
Sergide en çok ilgimi çeken işlerden biri de Maximilian’ın “Ölü Portresi” oldu. İmparatoru bir gözü ve ağzı hafif aralık şekilde tasvir eden bu portre, bilinen ilk ölü portresi olarak tanınıyor. Bana son derece ilginç gelen bu sergiyle ilgili yazımı Maximilian’ın bir sözüyle tamamlamak istiyorum; “Dünyada en mutlu ve özgür insanlar önyargılarını kırabilenlerdir. Kararlı bir ağır başlılıkla, ve her şeyi çözen bir sükunetle olayların üstesinden gelmeyi başarırlar”…
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK
Sergi Dönemi: 14 Eylül 2012 - 6 Ocak 2013






6 Ekim 2012 Cumartesi

İSMAİL SAMANİ TÜRBESİ, BUHARA, ÖZBEKİSTAN


Orta Asya’da 9. ve 10.yylar… Değişik zamanlarmış… Sanatın ve ticaretin geliştiği, ilim-irfanın ilerlediği, kentlerin genişlediği ve artan ihtiyaca karşılık verebilmek amacıyla onlarca köşkün, kervansarayın, medresenin inşa edildiği bir dönemmiş. Mimarlar bütün hünerlerini özellikle mescit ve medreselerin yapımında gösteriyorlarmış. Coğrafi sınırlar da değişiyormuş, zaten dünya var olduğundan beri o sınırlar hiç rahat durmamışlardı ki…!
Yine aynı dönemlerde, Orta Asya ve Doğu İran’da güçlü bir hükümdarlık kurulmaktaydı. Adlarını önderleri Saman Hüda’dan almaktaydılar ve Seferi egemenliğinin yıkılmasının ardından İran’da iktidarı ele geçiren ilk yerli yönetim olarak anılacaklardı… Topraklarını Horasan’dan Maveraünnehir’e kadar genişletmişlerdi ve egemenliklerini kabul ettirmek için Sasaniler’in devamıymış gibi davranıyorlardı. Pers-İran kültürünün etkilerini tüm Orta Asya’ya yaydılar ve İslam’ın bu coğrafyada kabul görmesinde büyük rol oynadılar. “Doğu Rönesansı” olarak adlandırılan görkemli kültürel gelişim onların döneminde başlamıştı. Bazı kaynaklar yine onların döneminde 200.000 Türk’ün İslamiyet’e geçtiğini söyler… Yüzyıldan biraz daha fazla süren saltanatları boyunca Buhara, Semerkant ve Herat gibi şehirleri başkentleri yaptılar.
Hikayemiz, Tacik milletinin de başlangıcı sayılan, bu önemli devletin liderlerinden İsmail Samani’nin Türbesi ile ilgili… Orta Asya topraklarını arşınlayan bütün modern gezginler, o coğrafyanın sanatı ve mimarisine özgü 4M kuralıyla ilgili olarak bilgilendirilirler; 4M yani; mescit, medrese, minare ve mozole… Mozole, yani bizim kültürümüzde emir ve velilerin anılarını canlı tutmak amacıyla kurulan anıtsal mezar, diğer bir adıyla türbe… İsmail Samani’nin türbesi gerçekten de Orta Asya’nın incilerindendir ve gerek yapım şekli, gerekse kullanılan malzemelerden ötürü kendi klasmanındaki mimari biçimin öncüsü olmuştur. Türbeler arasında bariz bir biçim farkı vardır, zira türbe; Arapça “üstü kubbe ile örtülü mezar”, Farsça “çatısı kubbe şeklinde olan yapı” anlamına gelmektedir. Oysa üzeri piramit ya da koni biçimli olanlarına “kümbet” denilmektedir. Bu bağlamda biçimsel olarak türbe “kubbeli kare”, kümbet ise “kulesel mezar” olarak adlandırılıyor. Kümbet, türbeye göre daha geç bir dönemde, 11. Ve 12. yy.larda gelişmeye başlıyor.
İsmail Samani Türbesi, kubbeli karenin en dikkat çekici örneği olmasının yanı sıra, Kubbetü’s Süleybiye’den sonra en eski türbedir. Dört yöndeki açıklıkları, zengin süslemeleri, küçük kubbecikleri, galerisi ile Sasani mimari geleneğini islamın işlevselliğiyle birleştirir. Kullanılan malzemenin de öneminden bahsetmiştik ki, önceleri tuğla veya taştan yapılan türbeler daha sonra yalnızca kesme taştan yapılmışlardır. İsmail Samani Türbesi tamamen tuğladan yapılmıştır. Demiştik ya yazımızın başında, 9. ve 10. Yylar değişik zamanlardı diye, işte o günlere kadar şehirler kurulurken binalar çamur ve pişmemiş topraktan inşa edilirken; yapıların hem görkemliliğini hem de ömrünü uzatmak adına “pişmiş topraktan” yapılan tuğlaların kullanımı da işte bu zamanlara rastlamış…
“Müslüman tuğla” olarak adlandırılan bu yapı malzemesi sarı çamurdan hazırlanarak özel kaplarda pişiriliyormuş. Bu tuğlalar bahsi geçen türbede üçerli diziler halinde kah dik, kah yatay, kah oyuk, kah kabartma, kah çaprazlama derken tam 18 değişik biçimde yerleştirilmiş ki bu çarpıcı özelliği yapıyı benzersiz kılmış! Üçerli dizilişinin metaforik bir anlamı var; zar, zan, zamin. Ne kadar da hoş… Zar, zan, zamin… Bir erkeğin sahip çıkması gereken üç şey… İyi düşün, iyi konuş, iyi iş yap; üç tuğlanın sırrı... Zar: altın, zan: kadın, zamin: toprak. Aynı zamanda giriş üzerindeki üçgen figür Zerdüştilik zamanına yapılan bir atıftır ki, transisyon (geçiş) mimarinin en güzel yönlerinden bir tanesidir… Hani o ünlü soru vardır ya; ”Hangisi daha güç? Yeni bir inancı kabul etmek mi, eskisinden sıyrılmak mı?” Sanki tüm transisyon mimari örnekleri kendi içlerinde bu soruyu sormaktadırlar…
Derler ki; Buhara’da yeraltı suları çok güçlüdür, o yüzdendir ki mimarı, yapının tabanı sağlam olsun diye gül suyu ve kamış külü koymuştur temele. Kalınlığı 180 cm’yi bulan  duvarı örülürken de harcına deve sütü ve yumurta akı katmıştır… İyi ki de öyle yapmıştır… Zira tam on bir yüzyıldır ne insanlar geçmiştir Buhara’dan, ne gözler hayranlıkla parlamıştır bu sıra dışı yapının karşısında!
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

11 Eylül 2012 Salı

Operanın "Aşıp" Gerçekdışı Olduğu An: Bregenz Festivali


Hayallerini piyangodan para çıkmasına gerek duymadan gerçekleştirmek için adım atabilen cesur insanlar vardır… O adım ki; basit olduğu kadar karmaşıktır da. Aslında o kadar da zor olmadığına ikna olduğunuzda, güzel olanı bunu paylaşabilmektir ki; başkasının hayaline ortak olacak bir yandaş, bir “canan” bulmanın da en az hayaller kadar yakın ve uzak olduğunu kavrarsınız…! Aşağıdaki yazı, tüm bu zorlukları aşıp, gerçek olmuş bir hayalin öyküsüdür… Bu hayal kadar da sıra dışı bir sanat olayının iyi niyetle ve son derece alçak yüreklilikle yapılmaya çalışılmış bir tasviridir.
Konstanz… Almanya, İsviçre ve Avusturya arasında, 536km2’lik yüzölçümüyle, Avrupa’nın üçüncü büyük gölü. Ne uzunluğu, ne eni, ne de en derin yeri ilgilendiriyor bizi… Çünkü Konstanz Gölü bizim için sadece hayalimizin “sahnesi”… Evet, birazdan gerçekten de her şey burada sahne alacak. Bize sadece, ağzımız açık kalarak ve şaşkınca, inanmaz gözlerle birbirimize bakmak kalacak. Aslında ta 1946 yılından beri burada düzenlenen opera festivalinin dünyaca “iyice” ünlenmesi, 22. James Bond filmi olan “Quantum of Solace”ta, bir “Tosca” performansından bol bol sahneler gösterilmesiyle oluyor(2008). Filmde gördüğüm, gölün üzerinde kurulmuş sahne ve 7000 kişi kapasiteli, kara üzerine kurulmuş Açıkhava tiyatrosu, bu festivali “ölmeden önce yapılması gereken 100 şey” adlı listemin en baş sıralarına yerleştirmeye yetiyor…
Karşımdaki olağanüstü dekora baktığım zaman, hikayeyi bir puzzle gibi kurmaya başlıyorum kafamda: Karaköy… Bankalar Yokuşunu çıkarken sağdaki ilk sokakta bulunan Saint Pierre Hanı. İstanbul’un kendi halinde çürümeye, kendi halinde kaderine; yok olmaya bırakılmış taş yapılarından bir tanesi… Tüm bu tüketilmişliğin eşiğinde aradığım şeyi buluyorum: Bir tabela! Üzerinde zar zor okunan ve Fransızca olarak yazılmış bir satır; “André Chenier 30 Ekim 1762’de bu binada doğmuştur”.
Babası 20 yıl kadar ticaret yaptıktan sonra, İstanbul’a konsolos olarak atanmıştır. André 3 yaşındayken, aile Galata’dan Paris’e taşınmıştır ve her ne kadar baba daha sonra görev gereği Fas’a gitse de, Chenier Paris’ten ayrılmamıştır. Burada çok iyi bir eğitim görmüş ve  1789 yılında Fransa’da ihtilal olduğu zaman “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkesini samimiyetle benimsemiştir…  Feodal düzen içerisinde 14. ve 15. Yüzyıllarda gittikçe güçlenen burjuvazinin, 18. Yüzyılda şiddetle arzuladığı siyasal üstünlüğü elde etmesi; tarihin her döneminde olduğu gibi bu zümreye de yeterli gelmeyecek ve bahsi geçen zümre bu ekonomik ve siyasi üstünlüğü, gerçekleştirmiş olduğu hedefe ve halk eylemine ters düşerek, onu ezme yönünde kullanacaktır. Bu sonucun “şanssız” birçok kurbanından biri de André Chenier olacaktır.
Oysa 18. yy sonu devrim Fransa’sı gerçekten de “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkesi çevresinde bir bütün olmuş fikir adamlarının yetiştiği, insanın mutluluğuna ters düşen; akla, mantığa, doğaya karşı olan her türlü önyargıyı ve boş inancı yıkmaya yönelik aydınlanma çağını hediye etmişti tüm insanlığa… Devrimcilerin başında Danton, Maximilian de Robespierre, Mirabeau, Jean-Paul Marat gelmekteydi ve André Chenier de onlar gibi düşünen aydınlardan bir tanesiydi…
Jean-Paul Marat… Devrimin başrol oyuncularından… Göle doğru bakıyorum ve karşımda onu görüyorum. Tam 24 metre yükseliyor göğsünden başına kadar Konstanz Gölü üzerinde ve tam 154 basamakla çıkıyorlar sanatçılar göğsünden başına bu sıra dışı dekorun! İlhamı, devrimcinin talihsiz ölümünü tasvir etmiş bir yağlıboya tablo veriyor…  Krala yakın bir grup olan Jironden yanlısı genç bir kadın tarafından banyosunda bıçaklanarak öldürülmüş, 1793 yılının 13 Ocak’ında… Konstanz Gölü kadar uygun bir dekor olabilir miydi banyo küveti olarak kullanılmak üzere?

Saat 21.15’te opera başlıyor, ara olmayacak ve yüzlerce insan nefeslerimizi tutmuş, çıt çıkarmadan izliyoruz, dinliyoruz, şaşırıyoruz, takdir ediyoruz, hayran kalıyoruz ve daha nice güzel hisler besliyoruz önümüzde olup bitene… Oyuncular ihtilal yapıyorlar, göle atlıyorlar, dekorun vücuduna tırmanıyorlar, dekorun gözü açılıyor devrimciler çıkıyor, bir tarafta kitaplar var ve Chenier şiirlerini yazıyor, Azrail geliyor sandalına binmiş, dekorun bir parçası ayrılıyor ve yüzerek diğer tarafa geçiyor, aryalar, müzik… Karşımızda ezber bozan cinsten bir sanat şöleni “vücut” bulmakta…
Dünya üzerinde her devrimde olduğu gibi, Fransız İhtilali sonrasında da devrimciler arasında fikir ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Kralla meclisi, burjuvazi ile aristokrasiyi uzlaştırma çabasında olanlar yavaş yavaş “devrim” kavramını yozlaştıracak ve bu kutuplaşma sonrasında André Chenier özgürlük mesajları veren şiirlerini “hapiste” yazmaya devam edecektir. Jean-Paul Marat gibi, onu da hüzünlü bir son beklemektedir; 1794 yılının 25 Temmuz’unda giyotinle idam edilmiştir… Henüz 32 yaşındadır…
Çılgınca alkışlıyoruz acı sonu gördükten sonra… Sanatın insana nasıl bir bakış açısı verebileceğine şükrederek tekrar tanık oluyorum… Sanatçının hayal gücünün “sıradan” olanın ne kadar ötesine gidebileceğinin sınırlarının uçsuz bucaksızlığının ortasında sarhoş gibi dolaşıyorum… Bregenz, Avusturya’dayım… “Ölmeden önce yapılması gereken 100 şey” adlı listemin en baş sıralarındaki bir satırın üstünü sakince “iki defa” çiziyorum… “Ortak” gerçekleşmiş bir hayal… tıpkı devrim gibi… sağ tarafıma bakıyorum;
“Çıkalım mı artık?”….
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

NOT:Bu yazıyı 9 Eylül sabahı hayata gözlerini yuman, çok sevgili insan, Şeref Amca'ya ithaf ediyorum... Yolu ışık, mekanı cennet olsun...






22 Temmuz 2012 Pazar

SAN FERMIN FESTİVALİ / PAMPLONA


Sabahın erken saatlerinde, meydana 15 dakikalık bir yürüme mesafesinde iniyoruz otobüsten. Etraf bir gece önceden içmeye başlayıp, “sabahı” bulabildikleri her yerde etmiş gençlerle dolu. Özeniyorum onlara, üstlerinin başlarının birbirleri üzerine neşeyle bocaladıkları kırmızı şaraptan garip bir bordo renge bezenmişliğine rağmen özeniyorum! Öyle neşeliler, öyle coşkulular ki! Biz de bırakıyoruz kendimizi bu insan selinin içerisine, attığımız her adımda ayakkabılarımızı geceden kalma ve yönünü şaşırmış biralar ve şaraplar ve içildikleri bardaklar ve kutular karşılamakta. Yürüyoruz azimle ve koşuyu izleyeceğimiz balkonların bulunduğu binaya varıyoruz. Saat 07.30…
Pamplona’ya geliş amacımız, tarihi 14.yy’a uzanan San Fermin festivaline katılmak. Kuzey İspanya’nın Navarra bölgesinin başkenti olan şehir, yılın 51 haftası çok sakinken; 6 Temmuz’dan 14 Temmuz’a kadar, tüm bölgenin koruyucu azizi, 3.yy’da yaşamış ve Pamplona’nın ilk piskoposu olan ve Fransa’da, 25 Eylül 303 yılında boynu vurularak şehit edilmiş olduğuna inanılan Aziz Fermin adına düzenlenen şenlik dolayısıyla çılgın bir ruh haline bürünüyor. Bu festival aslında iki ortaçağ geleneğini birleştirerek ortaya çıkmış; bunlardan ilki, temmuz başında büyükbaş hayvan sahiplerinin sürülerini şehir meydanında kurulan büyük pazara indirmeleri geleneğine dayanıyor. Kuzey İspanya bir hayli yağış alan bir coğrafya ve havaların iyileştiği temmuz ayı başında şehir meydanında kurulan büyük pazara hayvanlarını indirirken sürü sahipleri, hayvanlarını heyecanlandırma ve korkutma taktikleri kullanarak sürünün yürüyüş hızını arttırıyorlardı. Zaman içinde boğa güreşleri için özel yetiştirilen boğaların bir gün önceden şehir merkezinde kurulmuş bir ağıla getirilerek ertesi sabah saat 08.00’de koşu için şehrin sokaklarına salınmalarının temelini oluşturmuş bu köklü gelenek…
Festivalin diğer bölümü olan dini öğe ise, biraz önce bahsini ettiğimiz San Fermin için kutlanan gün. Azizin günü orijinal olarak 10 Ekim’de kutlanırken, 1591 yılından itibaren 7 Temmuz gününe alınmış. Böylelikle tüm İspanya’nın en meşhur şenliklerinden biri ortaya çıkmış. Şenlik önceleri 2 gün olarak kutlanırken, önce 10 Temmuz’a, daha sonra zaman içinde 14 Temmuz’a kadar uzatılmış.
Biz sadece sokaklarda boğaların önünden şuursuzca koşan gençlerin ortaya çıkardıkları görüntülerden tanıyoruz bu festivali, ancak bunun çok ötesinde olan bir gelenek San Fermin. 6 Temmuz günü Avrupa’nın belki de Oktoberfest’tekinden sonra en büyük kalabalığı, öğlen 12.00’ye doğru Belediye Meydanı’nda toplanıyor. Nüfusu normal şartlarda 200.000 kişiyken, festival dönemi bir milyona ulaşıyor. Bu sayının önemli bir kısmını, bir saat uzaklıkta bulunan Fransız Bask bölgesinden gelenler ve diğer turistler oluşturmakta. Festivalin uluslararası düzeyde bu kadar çok tanınmasına en büyük etken hiç şüphesiz boğa güreşlerine düşkünlüğüyle tanınan ve “Güneş de Doğar (The Sun Also Rises)” adlı romanında sık sık festivalden bahseden Amerikalı yazar Ernest Hemingway olmuştur. Öyle ki Hemingway’in romanlarından etkilenen birçok Amerikalı, şehrin otellerinde aylar öncesinden festival dönemi için rezervasyon yaptırıyor. Yeterince parası varsa Hemingway’in kaldığı La Perla Otelindeki 217 numaralı odadan (ki fiyatı festival döneminde 1800Euroya fırlıyor) aynen yazarın yaptığı gibi boğa koşusunu izleyip, aynen onun gibi Iruna Café’de içkisini yudumlayabilir…
Belediye Meydanında toplanan kalabalık tamamıyla beyazlar giymiş halde heyecanla tam öğle vakti atılacak 12 fişeği beklemekte. Bu roket atma törenine “chupinazo” adı veriliyor. Herkesin elinde bir kırmızı fular ve fişekler havalandıktan sonra kalabalıktaki herkes Viva San Fermin (çok yaşa Aziz Fermin) diye bağırarak, fularlarını boynuna bağlıyor. Bu fular, 14 Temmuz geceyarısı Festival etkinliklerinin sonunu getiren “Pobre de Mi” adlı şarkının söylenmesine kadar boyunlardan çıkmıyor. Birden şampanya şişelerinin tıpaları da patlamaya başlıyor ve 15 Temmuz sabahına kadar hiç bitmeyecek bir çılgınlık başlıyor. Gençler karton kutularda aldıkları şaraplarla birbirlerini yıkamaya başlıyorlar. Her yer o kadar kalabalık ki, festival ortamında yaşanan önemli gelişmelerden kimse mahrum kalmasın diye belirli yerlere dev ekranlar konulmuş. 6 Temmuz gecesi uzun bir havai fişek gösterisi ile festival etkinlikleri sona eriyor.
7 Temmuz sabahı saat 06.45’te “La Pamplonesa” adlı belediye bandosunun Las Dianas adı verilen müzikle yerel halkı uyandırması ile asıl bayram günü başlıyor. Biz, sabah 07.30’da bir tarafı büyük meydan Plaza Castilla’ya, bir diğer tarafı da Estafeta Sokağı’na bakan bir binanın üçüncü katına çıkıyoruz. Balkonlara üçerli gruplar halinde yerleşiyoruz. “El Encierro” adı verilen koşu dakikalar sonra başlayacak. Koşunun başkahramanları bir gece önce kimseler görmeden şehre getirilmiş olan altı tane siyah renkli boğa ve koşuda bunların önünden gidip, bir nevi bu boğalara rehberlik edecek altı tane beyaz- kahve renkli erkek sığır (öküz). Bu hayvanların önünde 18 yaşını doldurmuş ve kaydını yaptırmış her birey koşabilir… Dört etapta tamamlanan toplamda 825 metre uzunluktaki bir parkurda 2-3 dakika süren bir maraton bu. İnsanoğlunun cesaretini kanıtlama isteği, ya da hayatına bir heyecan katma isteği, ya da sadece, öylesine, ambiansa uyma isteği; ne derseniz deyin buna… Ancak itiraf etmeliyim ki, gerçekten heyecan dolu, son derece dinamik bir ortam var…!
Polis, kalabalığı zorla zapt ediyor, vali ve belediye başkanı geçtikten sonra koşuyu başlatan fişek ateşleniyor. Daha boğalar ortada yokken en korkaklar hızla koşuyorlar. “Erkekliğin yarısı kaçmaktır” diyen ünlü cümleyi hatırlıyorum ve fakat arada koşan bayanların sayısı da hiç azımsanacak gibi değil! Nihayet boğalar ve öküzler görünüyorlar ve görünmeleriyle ortadan kaybolmaları bir oluyor… Koşu, boğaların 1844 yılında inşa edilmiş olan Boğa Güreşi Arenasına varmalarıyla son buluyor. Akşamüzeri kendilerini burada insanoğlunun bitmez tükenmez kan dökme arzusunun hazin sonucu bekleyecek!
Koşu sonrası, normalde San Fermin Şapelinde bulunan azizin heykeli şehrin sokaklarında dolaştırılıyor (Prosesyon). Bu prosesyon o kadar hızlı bir şekilde yapılıyor ki, azizin peşinden bir hayli koşmamız gerekiyor. Aynı zamanda Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa kıtalarını temsil eden birer çift koca kafalı devasa insan kuklaları da halkın arasına karışmış çılgınca yürüyorlar. Bunlara eşlik eden “pena” adı verilen müzik grupları, yerel kıyafetleriyle çeşitli bandolar ortamı iyice renklendiriyorlar. Gençler neşeyle dans ediyorlar, çocuklar babalarının omuzları üzerinde olan biteni en iyi yerden izliyorlar, bebek arabalarında keyifle kurulmuş ufaklıklar, neşeyle ortama ayak uyduran yaşlılar... Herkesin ortak bir özelliği var; beyaz pantalon, beyaz gömlek, kırmızı bir kemer ve kırmızı bir fulardan oluşan kıyafet. Kimin fakir kimin zengin, kimin daha yüksek, kimin daha alçak statüde olduğunun ayırt edilemediği köklü Avrupa geleneklerinin ortak mantığı burada da devreye giriyor. Onbinlerce insanın kırmızı – beyaz ortak kıyafetle günlerce ortalıkta dolaşması bile kendi başına olağanüstü bir görsel şölen!
Uzun uzun yürüyoruz, yeri geliyor biz de müziğin ritmine uyuyoruz, biz de soğuk bir birayı yudumluyoruz. Kemerlerimizi sağdan değil soldan bağlamamız gerektiğini öğrenip, düzeltiyoruz. Ancak en çok da bu kadar alkole, böyle bir kalabalığa rağmen başkasını rahatsız eden bir taşkınlık olmamasına şaşıyoruz. Köklü bir geleneğin bir gün de olsa parçası olmuş olmanın mutluluğu ile ertesi gün evimize dönüyoruz...
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK







15 Mayıs 2012 Salı

HER İNSANIN ABD’DE BİR UZUN YOLCULUK YAPMASI LAZIM…! BÖLÜM 2


MONTEREY VE 1967 POP FESTİVALİ
…yola çıkıyoruz arabayla Los Angeles’tan… Öyle bir heyecanım, o kadar karışık duygularım var ki! Burada başlamamıştı hiçbir şey; hayatımda yaşadığım her şey sıra dışıydı… Aslında sıradan olması için uğraşmıştım ancak kaderim farklıydı! Artı, kadere karşı çıkacak gücüm yoktu ve hiçbir zaman pişman olmadım bu acizliğimden!
Önce bir plak geliyor aklıma, 14 yaşımda elime alıp dinlediğim bir plak…! Üzerinde “Three Days of Music and Peace (Müzik ve Barışla Dolu 3 Gün)” yazıyor… Tüm dünyanın ortak dili olan müzikle daha güzel bir başlık kombinasyonu düşünebilir miydim? Sanırım HAYIR…! Dikkatle dinledim plağı, ki bunu; takip eden günler, aylar ve yıllar boyunca hep yapacaktım… Zaman içinde kendimde oluşturduğum hissiyat; aslında oralara gitmiş, o dönemlerde yaşamış olma sanısıydı! Ve hemen başka bir anı düşüyor aklıma; “2400 Fulton Street” adlı CD’nin açıklama broşüründe ünlü bir aktörün “Eğer 60ları hatırlayabiliyorsanız GERÇEKTEN orada değildiniz” deyişi…! Daha CD’ler çok yeniydi ve ortaokul harçlığımızla orijinallerine paramız yetmediği için Akmar Pasajı’ndaki Zihni Abi’den kopyalarını yaptırırdık… Hatta CD’den önce kaset vardı! “Abi, bak; Saturday Afternoon / Won’t You Try”ın olduğu albümü istiyorum ben, ne olur yap bana bir tane! Sonraları, harici diskte on binlerce şarkı depolarken, yıllarca atmaya kıyamadığım ve tozlarını aldığım bu kasetleri en sonunda kendimi ikna edip “uzaklaştırdığımda” hissettiğim o derin acı…!
Bir gün önceki inanılmaz uzun yolculuğun ve saat farkının etkileri iyice üzerime çöküyor. Öğleden sonra 16.00 civarı yola çıkmışız Monterey’e doğru. Tüm sabah boyunca Los Angeles ve civarını gezmişiz. Önümüzde 500km’lik bir yol var. Evdeki hesap çarşıya uymamış ve direksiyonun başında gözlerim kapanmakta… Filomen ısrarla yol üzerinde başka bir otelde kalmayı öneriyor Monterey’ deki otel rezervasyonumuzu yakarak! Nasıl yapabilirim ki böyle bir şey? İlk gençlik yıllarımdan beri burada olmak istemişim; durmak, okyanusa doğru dönmek ve uzun uzun bakmak…! “Ne olur gidelim” diyorum, “söz, çok yorulursam dediğini yaparız”! Benzin almak için durduğumuz yerde içtiğim kahve birden bana önleyemediğim, taşkın bir neşe veriyor ve bu gazla bastığım pedal bizi GPS aletinin ön gördüğü zamandan ve araba kabak olmadan önce atıyor Monterey kıyılarına…!

...1967, Haziran ayı... "Summer of Love" ve Amerika'nın bugüne kadar çıkardığı en büyük efsane ve insani dönem burada başlamak üzere! Aslında her ne kadar bu fenomenin merkezi San Francisco, Haight- Ashbury olsa da, bu kocaman boş alana baktığım anda binlerce güzel ve saf insan canlanıyor gözümün önünde! Hepsinin politik bir duruşu var, savaşa karşı olan… Duygularını açıkça ifade etmek ve yaşamak istiyorlar. Yaratıcılar, biraz da uyuşturucunun etkisiyle bir daha benzeri asla üretilemeyecek eserler veriyorlar. Rahatça sevişiyorlar ve Vietnam Savaşı’na asker değil onlar gibi müzik gruplarını gönderseler durumu hemen düzelteceklerini haykırıyorlar…! Oysa hayatın gerçekleri asla LSD’nin ilham verdiği gerçeklerle örtüşemezdi… ve örtüşmedi de!
Ancak o gün orada, Monterey County Fairgrounds alanında toplanmış on binlerce insanın aklında ne daha sonra sahip olacakları çocuklar, ne de ödemek zorunda kalacakları faturalar vardı… Oradaydılar, çünkü kendi özgür iradeleriyle orada olmak istiyorlardı. 16 Haziran’dan 18 Haziran’a kadar üç gün boyunca süren bu efsanevi festival daha nicelerine örnek teşkil edecekti..! O gün orada toplanmış olan on binlerce insan, tüm içten duygularıyla müziğin insanları değiştireceğine, sevgiyi ve barışı getireceğine inanıyorlardı! Bu inançla, orada yıllar boyunca unutulmayacak bir ortam içerisinde müthiş samimi, sağlam ruhlu bir hissiyat yarattılar! Öyle bir hissiyat ve ruh ki, insanoğlunun bunlara her dönemde ihtiyacı olacaktı…
Monterey aslında 1958’den beri düzenlenen Jazz Festivali ve Folk Festivali ile bu tür organizasyonlara alışık bir şehirdi. Pop Festivali ise Dunhill Records prodüktörü Lou Adler,  Mamas and Papas’ın John Phillips’i ve Alan Praiser tarafından yedi haftada planlandı. En önemli amaç, aynen jazz ve folk müzik dalları gibi, “rock” müziğin de sanatsal yönünü geliştirip “rock”u bir “genre/tür” olarak meşrulaştırmaktı. Festival öncesi The Monterey Pop Foundation adlı bir dernek kurulmuş ve festivalin tüm geliri bu derneğe bağışlanmıştı… (Halen festivalle ilgili materyal satışından elde edilen gelir çeşitli kurumlara bağışlanıyor.) Bu güzel organizasyonun ruhuna uygun olarak sahneye çıkıp şarkı söyleyen kimse para almamıştı! (Tüm öğleden sonrayı sitarıyla renklendiren Ravi Shankar’a ödenen 3000USD hariç.) 1967, Summer of Love yazı sonrasında hiçbir yaz, bu günlerin naifliğine ulaşamayacaktı… İki yıl sonra düzenlenen Woodstock’ın bile belli ticari kaygıları olacaktı!
Neler olmamıştı ki? Paul McCartney’in tüm hevesine ve ısrarlarına rağmen, bir yıl önce artık müzikleri canlı performans vermek için fazla kompleks hale gelmiş olan The Beatles’ın diğer elemanları olaya sıcak bakmadılar ve tüm beklentilere rağmen sahne almadılar… The Beach Boys’un hit olması beklenen performansı iptal edilmişti; bunun birinci nedeni olarak Carl Wilson’un Vietnam Savaşına katılmayı reddedişi ve bu yüzden yetkililerle başının belada olması; ikinci olarak da, yeni radikal albümleri Smile’ın henüz tamamlanmamasından ötürü Brian Wilson’ın grupla beraber eski şarkılardan oluşacak bir performansın seyirciler için uygun olmayacağını düşünmesinden ötürü duyduğu kaygı ve depresyondu…
The Kinks’e “Amerikan Müzisyenleri Federasyon”u ile anlaşmazlıklarından ötürü vize verilmemişti… Donovan’a ise uyuşturucudan ötürü vize verilmediği için katılamadılar… The Doors’un yaptığı müzik festivalin ruhuna uymadığı için (sevgi ve barış), onlara teklif bile götürülmemişti!!! (Hemen bu noktada şunu da eklemek isterim “There are things known and things unknown and in between are The Doors” bir de “Rolling Stones uçmak isteyenler, The Doors ise zaten uçmuş olanlar içindi” ;)))
Ancak sahneye çıkanlar da çık(a)mayanları aratmamıştı…! Big Brother and The Holding Company adlı grubun vokalisti olarak ilk defa büyük bir sahne performansı veren Janis Joplin, sesiyle herkesi büyülemişti. Elindeki “Southern Comfort” şişesiyle birçoğunun aklında yıllarca yer edecekti ve “Ball and Chain” yorumu asla unutulamyacaktı! 
Uzun yıllardır gönlümün yıldızı olan Jefferson Airplane’in de büyük bir seyirci kitlesine ilk defa seslenişiydi ve performansları sonrası artık ünlü bir gruptu! Hayatta en çok isteyeceğim şey; aslında asla çocuklar için olmayan ve içinde uyuşturucu ile ilgili birçok öğe barındıran “Alis Harikalar Diyarında”dan esinlenerek yazılmış olan “White Rabbit”i sahnede canlı dinlemek olurdu! Ancak o dönemde Janis Joplin ile birlikte rock müzik söyleyen bir diğer bayan vokalist olan Grace Slick’in eşlik ettiği “High Flying Bird” de unutulmaz yorumlardan biridir benim için…!

Festivalin önemli notlarından biri de beyaz ağırlıklı bir seyirci kitlesi önünde ilk büyük  sınavını veren Otis Redding’di… Her türlü ayırımcılığın karşısındaydı festival! Ve bu ruha uygun olarak seyirci tarafından da coşkuyla karşılanıp alkışlandı! Ancak Festival kendisine bu kadar iyi niyetle yaklaşırken, maalesef hayatın kendisi bu kadar hoşgörülü değildi ve bu güzel yetenek festivalden 6 ay sonra bir uçak kazasında, 26 yaşındayken hayata gözlerini yumdu!

Ravi Shankar, festivalin Amerika ve tüm dünyaya tanıştırdığı bir diğer önemli isimdi. Sitarıyla verdiği dört saatlik performans izleyenleri şaşkına çevirmişti! George Harrison sayesinde sitar ve Ravi Shankar batıda tanınmaya başlanmıştı… (Burada dipnot olarak Ravi Shankar’ın Norah Jones’un babası olduğunu da eklemek isterim.)


Fakat festivalin en çok konuşulan performansları Jimi Hendrix ve The Who’nunkilerdi! Aynı zamanda bu müzisyenler birbiri ardından sahneye çıkmayı karşılıklı olarak reddederek ateşli bir tartışma yaratmışlardı! Jimi Hendrix festivale kadar Amerika’dan çok İngiltere’de tanınıyordu. Müthiş performansı ve “Wild Thing” adlı şarkı sonrasında gitarının üzerine zippo çakmak gazı döküp parçalaması; gitarı adeta kutsal sayan çiçek çocuklarının gözlerini yuvalarından oynatmıştı! Aynı şekilde İngiliz The Who’nun ünlü gitaristi Pete Townshend’in gitarını yere vura çala parçalaması şok etkisi yaratmıştı!

Tüm festival boyunca tek bir olumsuz olay, taşkınlık, uyuşturucu vukuatı vb. görülmemişti! Her şey olması gerektiği gibi olmuştu…! Aynen bu festivalin promosyon şarkısı “San Francisco”da dediği gibi herkes saçına çiçekler takmıştı… Dünya bir daha o kadar güzel olmamıştı!



1 Mayıs 2012 Salı

BÜYÜK BİR SANATÇIYI SON YOLCULUĞUNA UĞURLARKEN…


Üzgünüm… Bir garibim… Şaşkınım… Sanki hepimizin başına geleceğini bilmezmiş gibi… Belki de ünlü ressam Salvador Dali, dediğinde haklıydı; “bizim gibi sıradan insanlar istedikleri zaman ölebilirlerdi, ancak onun gibi büyük sanatçılar sonsuza dek yaşamalılardı!” Büyük bir sanatçıyı yitirdiğimiz zaman hep aynı şeyi hissediyorum: Bu ahir hayatta artık daha da yalnızız...
Çünkü yerlerine gelen “büyük”lerin sayısı çok az… Çünkü ülkemizde “sanatçı” olmak çok kolay ve çok ucuz! İki “sığ” şarkı söyledin mi sanatçısın, üç kare fotoğraf çektin mi “sanatçısın”, herkes sanatçı…! Bu kadar kolay mı gerçekten? Kendine bu kadar “kolay” sanatçı sıfatını yakıştıranların cüretine sadece şaşkınlıkla bakakalıyorum!
Oysa gerçek sanatçıları tanıma fırsatı bulmuş şanslı bir kulum ben! İlk aşkım “tiyatro” her zaman hayatımın vazgeçilmez bir tutkusu olmuştur… Özellikle Haldun Taner Sahnesi ve Kadıköy Halk Eğitim Merkezi, lise ve hatta ortaokul yıllarımızın kutsal mekanları idi, ne güzel oyunlar izledik oralarda! Genco Erkal, Gülriz Sururi, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Haldun Dormen, Nevra Serezli, Deniz Türkali  gibi “DEV” oyuncularla ilk bu sahnelerde tanıştım, daha sonra yaşım ilerleyip kendi başıma daha çok “karşı” tarafa geçer hale gelince, özel tiyatrolarda da defalarca keyifle izledim Türk Tiyatrosunun dev oyuncularını…!
Ama hayranlıkla izlediğim ve kalbimde ayrı yeri olan bir ikili vardı her zaman; Tilbe Saran ve Cüneyt Türel… Bugün 1 Mayıs 2012 ve biz bugün Cüneyt Türel’i kaybettik… Bugün biz artık biraz daha yalnızız! Üzüntümü kelimelerle anlatamam, mümkün değil!
Onları Şehir Tiyatrolarında çalışırlarken tanıdım; tam 20 yıl önce, 1992’de Moliere’in “Tartuffe” adlı oyunu sahnelenirken! Ne kadroydu ama o! Kimler yoktu ki! Şimdi hiçbiri kalmadı ne yazık ki…! Çünkü nasıl bugün ardı ardına istifalar geliyorsa değerli BELEDİYELERLE kronik olan sürtüşmelerden dolayı; 90’lı yılların ortasında da aynı nedenlerden ötürü SANATÇILAR istifa ediyorlardı…! Nasıl edilmesin ki? Ghepetto Usta’nın bile adını değiştirip “Hacı Baba” yapmaya çalışan bir 21.yy TERS zihniyeti karşısında? Sahnelenecek yabancı oyunların sayısını iyice asgariye indiren, Şehir Tiyatrolarını saçma sapan oyunlarla dolduran yönetmelik değişikliği, SANATIN özüne taban tabana zıt düşmekteydi!
Otuz yılını vermişti Cüneyt Türel, bugün artık tamamen elden gitmesine ramak kalmış olan Şehir Tiyatrolarına… Sonrasında Tilbe Saran ve Işıl Kasapoğlu ile birlikte Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosunu kurdular. Burada bu muhteşem ikilinin oynadığı ünlü klasik “Abelard ve Heloise” asla unutamadığım performanslarındandır… Öyle ki, yıllar sonra bu klasikte adı geçen Abelard ve Heloise’ın Paris’teki Pere Lachaise’de mezarlarını ziyaret edecektim!
Türkiye’nin en iyi seslerinden biriydi Cüneyt Türel… Şu an “geçmiş zaman” eki kullanırken bile bir garip oluyorum! Acaba bu çapta büyük bir oyuncu dünyanın gelişmiş bir ülkesinde yaşıyor olsa sadece geçim derdinden, “reklam” seslendiriyor olur muydu? Muhtemelen olmazdı… İşte bu da aslında üzerine çokça düşünülmesi gereken bir konu!
Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış, Sevilmek, Kumarbazın Seçimi… Hepsinde mükemmel Türkçesi, zarif kişiliği, dev oyunculuğu ile büyüledi bizi büyük usta… Bu yıl Tiyatro festivalinde yine Tilbe Saran ile beraber sahneleyecekleri “Elin Elimde” adlı oyuna gitmeyi arzu etmiştim; birkaç saat önceye kadar… Birkaç saat önce planlarım değişti… Birkaç saat önce bu dev oyuncuyu sahnede son bir defa görmek ve son yolculuğuna uğurlamak üzere 3 Mayıs 2012 tarihinde, saat 11.00’de Muhsin Ertuğrul Sahnesine gitmeye karar verdim…
Ve o gün kendisine 1994’te sahnede tam 4 defa izlediğim ve asla unutamadığım “Vanya Dayı”nın son repliklerini fısıldayacağım;

'Biz yaşayacağız Vanya Dayı... Biz daha ne uzun günler, geceler geçireceğiz; alnımıza yazılan çileyi sabırla çekeceğiz. Elimiz ağzımız tuttuğu sürece dur durak bilmeden başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel geldiği zaman da usulca öleceğiz. Çok acı çekip gözyaşı döktüğümüzü, çok içimizin yandığını söylediğimizde Tanrı bize acıyacak. Ve seninle ben, sevgili dayıcığım, aydınlık ve güzel bir hayat yaşayacağız. İşte o zaman mutlu olacağız, şimdiki mutsuzluğumuzu hatırlarken gülümseyeceğiz ve huzura ereceğiz.'