16 Aralık 2012 Pazar

KAHVE’NİN KOSTA RIKA’YA YOLCULUĞU


2012 yılının ilk ayında  yaptığım seyahat Etiyopya’ya olmuştu. Son ayındaki seyahat ise Kosta Rika’ya. Bu bana başka bir şeyin yolculuğunu da hatırlattı: kahvenin! Addis Ababa’da, ülkenin Starbucks’a rakip yerel kafeterya zinciri Kaldi’s Coffee’de acı kahvemi yudumluyorum… Birden ada takıldım, “Kaldi”. Hani şu ünlü hikaye vardır, 9. yy’da yaşamış Ethiyopya’lı keçi çobanınınki… Keçilerinden bazılarının neşeyle, çok canlı hareket ettiğini gözlemler ve onları takip edince ağaçta yetişen kırmızı yemişleri yediklerini fark eder... Kaldi’nin memleketi yüksekçe yaylalar üzerinde kurulmuş olan “Kaffa” idi ve yüzyıllar sonra dünya üzerinde yetiştirilen “coffea arabica” bitki çeşitlerinin hepsinin de anavatanı olacaktı!

Kaffa’dan çıkıp Arap Yarımadası’na ulaştı önce kahve. Öyle ki kahveyi ilk olarak işleyip içmeye başlayanlar Yemen’deki Sufi tarikatı mensupları olduğu için, bu içecek uzun süre “Müslüman içeceği” diye koyu Ortodoks Ethiyopya Kilisesi tarafından yasaklanmış ve ancak 19. yy sonu II.  Menelik döneminde tekrar yasallaşmış. Burada da efsanevi bir hikayesi var (Paris Milli Kütüphanesindeki eserler arasında bulunan Abd-El-Kadr’in kitabına göre): Hastaları mucizevi bir şekilde dua yoluyla iyileştirme yeteneği olan Şeyh Ömer, bilinmeyen bir nedenden ötürü memleketi Mocha’dan sürgüne gönderilir. Civarda bir mağarada yaşamaya başlayan ve açlıktan neredeyse ölecek hale gelen Ömer, bir ağaçta yetişen kırmızı yemişleri yemeye çalışır. Çiğnedikçe bunları biraz acımtırak bulur ve hemen kavurur onları. Kavurunca sertleşirler, yumuşatmak için de kaynatmaya koyulur. (O yoklukta tüm mutfak araç gereçlerini nereden bulduğu da muammadır!) Kaynatınca güzel aromalı, çok lezzetli, kahverengi bir sıvı çıkar ortaya! Ve Ömer’i günlerce son derece zinde ve “tok” tutar. Mucizevi içeceğin ünü Mocha (Muha)’ya ulaşınca Ömer geri çağırılır ve aziz ilan edilir…

Malum olduğu üzere günümüzde Mocha tüm modern kafeteryalarda satılan, espreso, çikolata şurubu, süt ve kremadan oluşan bir kahve çeşidiyken, 15.yy’da Yemen’in en önemli liman şehriydi. Ve bu şehirden önce Arap Yarımadası’na ve daha sonra Mısır, Ortadoğu, İran ve Anadolu coğrafyalarına seyahati başladı kahvenin. Muhabbetle yenmiş bir yemeğin ardından bir acı kahveyi servis etmekte geç kalan garsona kinayeyle: “Yemen'den mi geliyor?” diye sormak da pek yanlış olmuyor bu durumda! Hakikaten de bu uzun yolculuğun İstanbul kısmını  Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapmıştı kahve. Refakatçisi ise onu çok seven Yemen valisi Özdemir Paşa’ydı.

Bir defa sıcak denizlere ulaşmıştı, bundan sonraki istikameti Akdeniz Dünyası olacaktı. Tabi bu coğrafyada en tecrübeli tüccarlar olan ve Osmanlı’yla sıkı fıkı ilişkileri sayesinde, Venedikliler fırsatı kaçırmadılar. Avrupa’daki ilk kahvehane 1645’te Venedik’te açılmıştır. Bu kahvenin Avrupa’ya denizden yolculuğuydu. Karadan yolculuğunu ise hepimiz biliriz: 1683’teki II. Viyana Kuşatması kaldırıldığı zaman Osmanlı’nın gerisinde bıraktıkları arasında çekilmemiş kahve çuvalları da varmış. Viyanalılar önce bunu deve yemi (ya da keçi pisliği) zannetmişler. Esir düşen yeniçeriler (ya da oraya İstanbul’dan göçmüş bir Ermeni, ya da Kahraman Kulczycki) tarafından Viyanalılara ne olduğu ve nasıl hazırlandığı öğretilince, 17.yy’ın son yıllarında birbiri ardına kahvehaneler açılmıştır Viyana’da da…


17.yy’ın büyük emperyal gücü olan Hollanda’nın Doğu Hindistan Kumpanyası’nın işe el atmasıyla kahve, yolculuğunun boyutunu değiştirdi. Artık başka diyarlarda yetiştirilmek üzere götürülüyordu bir yerden bir yere ve her yeri öyle sevip de hemen gelişip gürleşemiyordu. Daha sonra “kahve kuşağı” olarak adlandırılacak oğlak ve yengeç dönencelerinin arasında kalan tropikal bölgelerdeki yüksek toprakları seviyordu. Hele bir de yanardağ eteklerini iyice seviyordu! Böylelikle Java ve Seylan’dan alınan ilk mahsüller 1711 yılında Hollanda’ya ihraç edildi…

Ne ilginçtir ki 1812 İngiltere – Amerika Savaşı sırasında, Amerika’ya çay ihracatını kesen İngiltere’nin bu tutumuna karşılık Amerikalılar kahveye karşı bir zevk geliştirmişlerdir ve ABD bugün yazımızın başkahramanının en çok sevilip tüketildiği ülke olmuştur.
Latin Amerika dünyasına ise ilk defa 1727’de Brezilya’da tanıtılmıştır. Ancak ciddi olarak üretime geçilmesi 1840’ları bulmuştur. 2.874.000 tonluk ihracatıyla Brezilya kahve üretiminde açık ara önde gitmektedir. Bazı kaynaklara göre petrolden sonra en çok ticareti yapılan mal olarak üretildikleri ülkelere faydası tartışılmazdır…

Gelelim son durağımız Kosta Rika’ya… 1823 yılında tüm Orta Amerika ülkeleri gibi İspanya Krallığı’ndan özgürlüğünü kazandığında, düşük nüfuslu, son derece fakir, açlıktan kırılan, zavallı bir ülkeydi Kosta Rika. Hatta bağımsızlığını kazandığından bile bir ay sonra haberi olmuştu(!) Amerika’dan diğer ülkelere ihraç malları genel olarak pamuk, et, deri, hayvan yağı, tütün gibi şeylerdi. O yüzden hiçbir yerde olmayan bir şey getirip ekonomiyi hızlandırmayı amaç edindiler ve en sonunda kahvede karar kıldılar. Ülkenin tropik yapısı, iç bölgelerdeki yükseltiler ve belki de en önemlisi volkanlarla dolu olması verdikleri kararı sonuna kadar haklı çıkardı. Kahve export gelirleriyle Kosta Rika ekonomisi gerçek anlamda bir patlama yaptı!

Otobüsümüzle kilometreler boyunca uzanan kahve ağaçlarının arasından geçtikten sonra Doka Estate adlı 3 kuşaktır bu işi yapan bir üreticinin çiftliğini geziyoruz. Son derece ilginç bilgiler veriyorlar bize. Öncelikle kahvenin iki ana cinsinin; %70 oranında üretilen arabica ve %30 üretilen robusta; olduğunu öğreniyoruz. Arabica robusta’ya göre daha az asitli ve aroması daha fazlaymış. Kafein oranı da robusta’ya göre daha azmış. Bu yüzden arabica damak tadına daha uygun bulunuyor.

Kosta Rika’da üretilen bütün kahveler arabica(ve laf aramızda enfesler!). Yetiştikleri yükseklik 800-2000metre arası. Kahve her yağmurlu dönem sonrası çiçek açıyor. (Kosta Rika’da Mart sonu-Aralık başı arası yağmurlu sezon) Yeni çiçek açmış kahve yasemin gibi kokuyormuş… 9 ayda da olgunlaşıp meyve veriyor. Tipik bir arabica ağacı yaklaşık 5kg meyve veriyormuş. Hasat zamanı her yerden gelen sezonluk işçiler tam 13 kiloluk özel sepetlere topluyorlar meyveleri. Günde yaklaşık 30kg topluyorlar. Bu oldukça zahmetli bir iş çünkü dallardan tek tek toplanıyor ve arada yeşil kalmış meyveleri de ayırıp toplamamak gerekiyor. 13 kiloluk meyve sepetinden 3kg kahve elde ediliyor ve 13kiloluk sepet için işçiye 2USD ödeniyor…

Toplanan meyvelerin bundan sonra “makine” ile ilişki süreçleri başlıyor. Önce makinede derisi ayıklanıyor. Daha sonra içine atıldıkları makine suyla dolunca, alta çökenler en iyi kalite olanlar. Bunlar genelde export için ayrılanlar. Üstte yüzenler ise ülke iç tüketimine gidiyormuş. Bunu duyan bizler şaka yollu bir serzenişte bulununca, “merak etmeyin üstte yüzenlerin %30’u da iç tüketime ayrılır” diyerek “burjuva vicdanımızı” rahatlatıyorlar! Derisinden ayrılan meyvenin üzerinde şeker içeren jelimsi bir sıvı oluyor. Bundan kurtulması için de fermentasyon havuzlarına bırakılıp 36 saat boyunca fermente olması ve şekerden arınması bekleniyor. Sonra güneşte açık havada ortalama 5 gün boyunca kurutuluyor. Bu esnada bir işçi 40 dakikada bir gelip kahveyi karıştırıyor. Kuruduktan sonra kilerlerde çuval içerisinde 3 ay bekletiliyor ve sonra da dünyanın her tarafına ihraç ediliyor. İhraç edilecek kahve kavrulmadan, yeşil halde gönderiliyor. Paketlenecek kahve ise zevke göre 17-19 ve 20 dakika kadar kavruluyor.

Çiftliği gezdikten sonra her çeşit kahvenin tadına bakıyoruz. Nefis kahveleri yudumlarken aklıma neler gelmiyor ki: Dans eden keçiler, Kaldi Coffee’nin Starbucks’a kafa tutuşu, tüm gün boyunca çalışıp günde 5 dolar kazanan işçiler, 19.yy’ın kahve baronları ve elit sınıfı, savaşta çay yokluğundan kahveye alışan askerler, keçi pisliğiyle dolu zannedilen çuvallar, Yemen Mevlevihaneleri… Belki de boşuna dememişler: Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır diye…

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK




14 Aralık 2012 Cuma

İSTİKAMET TORTUGUERO ULUSAL PARKI, KOSTA RİKA


Taa Kosta Rika’ya kadar gezmeye gelmiş insanların artık ihtiyaçları değil, beklentileri vardır. Bir şeye ihtiyacı olan insanın tek derdi, bu ihtiyacı tatmin etmektir. Tatmin olmuş insan düşünür, düşündükçe beklentiye girer ve soru sorar. Soru sordukça öğrenmek ister ve öğrenmek istedikçe de seyahat eder. Seyahat ettikçe sorularına cevap bulur ancak bu sırada ortaya hep yeni sorular çıkar.

“Hayat gerçekten Yin-Yang’da vurgulandığı üzere bir dengeler unsuru mudur?”

Başparmağının tırnağına dikkatlice bak, oraya bakınca diğer parmaklarını görebiliyor musun? İnsan gözü sadece 1cm2’lik alanı algılayabilirken, karşısında uzayıp giden 4000 km’lik ufku nasıl anlayabilir? Rastgele noktalara bakıp araları hayal gücüyle doldurmaya alışmış beynin ilettiklerine ne kadar güvenebilirsin? Doğa bu kadar çeşitliyken, doğanın içinde ufacık kalmış bir şeyi beynine komut vermezsen, zavallı neyi görmesi gerektiğini nasıl bilecek? Doğaya nasıl bakman gerektiği işte tam da burada yatıyor: “Gördüğümüz dünya, aslında bizi çevreleyen dünyanın sadece küçücük bir fraksiyonu…”

Sizin ülkenizde dört mevsim var, dolayısıyla ağaçlar ve bitkiler yenilenmek üzere ilkbaharda çiçek açıyorlar. Oysa benim ülkemde sonsuz bir ilkbahar var ve doğanın kendini yenilemesi aralıksız devam ediyor. Oysa 22km boyunca içinden geçeceğimiz ve tam 6000 bitki-ağaç çeşidine ev sahipliği yapan Braulio Carrillo Ulusal Parkında 5 çeşit çiçek görmeye çalışın ve sadece 1 hayvan gösterin bana… Göremezsiniz ve gösteremezsiniz.

“Hayat gerçekten de bir dengeler unsuru mudur?”

Göremezsiniz çünkü biz insanlar renk körüyüz. Sadece mavi, kırmızı ve sarı rengi görürüz. Bu konuda kadınlar görme yeteneklerine “magenta”yı da ekleyerek, çiçekleri daha çok sevme, giyimde renk kombinasyonları yapma gibi erkeklerde (genelde) olmayan zarif öğeler eklerler yapılarına. O yüzdendir ki bir ara renk olan yeşil üzerindeki diğer renkleri algılayamıyoruz. Oysa ki oradalar, fotosentez yapıyorlar, yaşıyorlar… ancak biz göremiyoruz! Hayvanlar konusuna gelince de: Doğal park korunduğundan ve hayvanlar için yeterince besin kaynağı park içerisinde bulunduğundan dolayı hiçbir hayvan otoyol kenarına gelip kendini gösterme ihtiyacı duymuyor. Oysa ki birazdan korunan alandan çıkıp, yerleşim olan alana girdiğimizde onları görmeye başlayacağız. Yıktığımız, habitatlarını yok ettiğimiz ve insanoğlu olarak doğaya her türlü kötülüğü yaptığımız için yaşayacak yer bulamayan hayvanlar, otoyolun kenarına kadar geliyorlar…

Büyükbabam mutlu olmak için iki şeyin cevabını bulman gerekir derdi: Birincisi “Büyüyünce ne olacaksın?” ve ikincisi “Ne kadar yeterli?” Ne kadarın yeterli olduğunun cevabını verebilen bir insan, birinci sorunun cevabını da 12’den vurduysa, her sabah kalktığında sevdiği şeyi yapmanın mutluluğuyla yaşamına devam edebilecektir.

“Dengelerin birleşimi gerçekten de hayatı hayat yapan unsur mudur?”

İşte orada! Hadi inin araçtan. Cecropia ağacı üzerinde ama ne kadar da yere yakın. Tembel hayvan! (İngilizce: Sloth, İspanyolca: Perezoso) Latince ve Yunanca sınıflandırılmasında kullanılan terim “yaprak yiyen” anlamına gelir. Otla beslenen bütün hayvanlar gibi hareketleri yavaştır. Ancak bunlar tüm memeliler arasında en yavaş hareket eden hayvanlar olarak bilinirler. Günde 15-18 saat arası uyurlar. Pek fazla yemez ve su da içmezler, bu yüzden doğaya en az zararı olan hayvanlar olarak tanınırlar. Vatanları Orta ve Güney Amerika’nın yağmur ormanlarıdır. Keskin pençeleri sayesinde dalların üzerinde tersine doğru asılı bir şekilde yaşarlar. Düşünsenize onları yerde görmek için ya başka bir ağaca tırmanmalarını beklemek, ya da boşaltım ihtiyacını görmesi için bir hafta zaman geçmesini beklemek gerekir! Sürekli ters asılı oldukları için, iç organlarının yerleri bile diğer memelilerden farklıdır. Hatta tüyleri de ters yöne uzar. O kadar şeker görünüyorlar ki belki bu yüzden İngilizce ve İspanyolca “serseri” diyorlar ona…

Hadi şimdi devam edelim. Daha önümüzde kilometrelerce uzayıp gidecek muz tarlaları var. Biliyorsun değil mi, muz Kosta Rika’ya özgü bir ağaç değildir, Asya’dan getirilmiştir. Hani şu meşhur hikaye: Kosta Rika’ya ilk defa kahve getirilip, burada yetiştirildikten ve export malı haline getirildikten sonra iki şeye ihtiyaç duyuldu. Yetiştirildiği yüksek iç bölgelerden kıyılara taşıyacak bir demiryolu ağı ve uzaklara götürecek gemilere yüklenmesi için bir liman. Karayip kıyısındaki Limon’un derin rıhtımı gerekli liman için idealdi. Ancak içerilerden kıyıya doğru uzanan toprak sık ormanlar ve bataklıklarla kaplıydı. Amerikalı bir demiryolu patronunun yeğeni olan Minor Keith projeyi aldı ancak sonuç tam bir felaketti. Elverişsiz coğrafyada hastalıklardan dolayı önce Kosta Rika’lı işçiler yerlerini Amerikalı tutuklulara, onlar yerlerini Çinli hizmetkarlara ve onlar da en sonunda yerlerini Jameika’lı azatlı kölelere bıraktılar. O yüzden Karayip kıyısında yaşayanların çoğu siyahtır.

Hükümetin de büyük katkılarıyla Minor Keith en sonunda demiryolu hattını açmayı başardı ancak zaferi “koskocaman bir ekonomik kayıptı”. Ne demiştik en başta: “Gördüğümüz dünya aslında etrafımızda bizi saran dünyanın sadece bir fraksiyonudur.” Keith demiryolu hattı boyunca çalışanlara ucuz gıda olsun diye muz ağaçları diktirmişti. Yatırımının bir kısmını kurtarmak amacıyla ilk defa New Orleans’a muz ihraç etti. Tüketiciler bu uzun sarı meyve için çılgına döndüler! 20. Yy başında muz ihracatı, kahve ihracatını geçmişti ve Keith kendine koskoca bir “muz imparatorluğu” yaratmıştı. En sonunda başka bir Amerikalıyla ünlü “United Fruit Company”yi kurdu… Görüyorsun ya, sadece bir fraksiyon!

Karayolu buraya kadar. Haydi, buradan sonrası tekneyle. Önce nehir boyunca hızla gideceğiz 45 dakika kadar ve sonra usul usul Karayip Denizine paralel uzanan kanallardan süzülerek geçeceğiz. Bak orada ünlü beyaz suratlı capuchin maymunu. Yeni Dünyanın en akıllı maymun tipidir. Hareketleri çok atiktir. Diğer tarafta gördüğün siyah suratlı maymunlar ise Yeni Dünyanın en büyük maymun tipi olan howler’dır. Sadece ot yer o yüzden hareketleri daha yavaştır. Seslerini duyabiliyor musun?

İguanalardan turuncu olanı erkek, yeşilliğin içinde koyu yeşil tonuyla kendini saklayan ise dişi. Bu ormanda dişiler hep erkek hayvanın en parlağını arar… Bak orada bir basilisk, görebildin mi? Nasıl bir kitabın sayfalarını okurken bilmediğin bir kelimeyle ilk defa karşılaştığında duraksarsan, orman ile ilk tanıştığında da durum aynıdır. O kelimeyi daha çok görmeye başladığında artık tanır ve seçersin. İşte orman da aynen böyledir. Bu zavallı basilisk burada kendini kamufle ederken, Avrupa hikayelerinde binlerce yıl yaşayabilen, zehirli dişleriyle öldüren efsanevi bir canavardır. Kilise gorgolalarında kötü ruhları korkutsun diye koydukları imgelerden bir tanesi de O’dur. Oysa burada ne kadar da doğanın sadece masum bir parçası. Bak orada bir timsah, hayır hayır cayman daha kısa olur ve ayrıca dişleri içeridedir. Kaçırma bak orada bir nehir kaplumbağası.

Tortuguero’ya yapılan hiçbir gezi Karayip Kıyısına yürümeden tamamlanamaz. Bak ne anlatıcam sana: Amerika’nın kasırga dönemi olan Temmuz-Kasım ayları arasında, Kosta Rika’da doğal bir fenomen oluşur ve kasırga saat yönünün tersine dönmeye başlayarak bizim kıyılarımızı vurmaz. Onun yerine kuzeye, Nicaragua ve Meksika’ya çıkar. Burası korunaklı ve kumu da siyah olduğu için deniz kaplumbağaları gelir ve buraya yumurtalarını bırakırlar o dönemde. Deniz kaplumbağası dünyada en çok evrim geçrimiş hayvandır. Bu evrim o kadar büyüktür ki düşünsene, doğduklarında nereye gideceklerini, ne yapacaklarını, ne yiyeceklerini, neyin zararlı, neyin yararlı olduğunu bilirler. Doğduklarında anneleri yoktur artık yanlarında ve tek başlarına okyanusa doğru bir maratona başlarlar.

“Hayat gerçekten de bir dengeler unsuru mudur?”

Hayat bizim 1cm2’lik perspektifimizden algılayabileceğimizden çok daha ötedir. Doğa en ileri felsefeden bile üstündür. Doğaya baktığınızda birçok yerde; deniz kabuklarında, yapraklarda, doğa olaylarında, dalgalarda vb; gördüğümüz bir şey vardır: logaritmik spiral. Hayat aynen bu logaritmik spiraller gibi devamlı süregelen bir evrimdir… kimsenin aklının ermediği!
DOĞAYA SAYGI GÖSTER, EGONU ÖLDÜR!
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK 





30 Kasım 2012 Cuma

İRAN İZLENİMLERİ… BÖLÜM IV


Önce Etiyopyalılar geldiler huzura, yanlarında bir vazo, fildişi ve zürafa getirdiler. Sonra Arap Halkları geldiler, develeri ve kumaşlarıyla. Trakyalılar at getirmişlerdi, başlarında sivri başlıkları… Hörgüçlü boğaları ile Pakistanlılar, at ve metal eşyalar getiren Sogdiyalılar. Ceylan getiren Libyalılar… Ve liste uzayıp gidiyordu…. Önünde vücut bulan bu seremoniden son derece mutluydu tahtında oturan kral. Hafifçe gülümsedi, bilinen dünyanın çok önemli bir kısmına hükmetmekteydi, kendisinden sonra gelenler onu “Büyük Darius” olarak anacaklardı…

Her çocuk gibi biz de ufak yaşlarımızda albüm düzenledik. İlk sayfalar siyah-beyaz fotoğraflardan oluşurken daha sonrakiler renkli fotoğraflı sayfalardan oluşurdu. Ablam küçücükken annemle beraber Kapadokya’da verdikleri bir poz vardı, hiç unutamadığım fotoğraflardan. Kapadokya’yı gezdirdiğimiz turistlere anlatırken illa ki bölgenin adının kökeninin Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” olduğundan bahsederiz… İşte bu yüzdendir ki o fotoğrafta annemin giydiği ve atmaya kıyamayıp sakladığı elbisesini giyip gittim Persepolis’i gezmeye ve en az onlar kadar yakışıklı pozlar vermeye çalıştım, onlardan tam 34 yıl sonra…
Kasım ayı olmasına rağmen hava hala bir hayli sıcak. Arabanın camını açmış rüzgarı yüzümde hissederken rehberimiz anlatmaya başlıyor: “İran” sözcüğünün kökeni Sanskritçe “Aryan” sözcüğünden gelir. Modern dilimize Zerdüştçülüğün kutsal kitabı Avesta’da yer alan bir Proto-İrani terim olan “Aryanam”dan girmiştir. Ariya ve Airiia kelimeleri aynı zamanda Ahameniş İmparatorluğu yazıtlarında etnik bir atıf olarak yer almıştır.” Gerçekten de İran’ın güneyini kaplayan Parse (Fars) bölgesi coğrafi bir alanın adıyken, “İranlılık” milliyetleri, “Aryan” ise etnik kökenlerinin adı olarak geçiyordu yazıtlarda. Ki Aryanlardan önce Hint-Avrupa gruplarından olmayan, Asya kökenli, MÖ 3000 gibi çok  eski dönemlerde İran’ın güneybatısındaki başkentleri Susa(Şuş)’dan yönettikleri büyük bir devlet kurmuş olan “Elamlılar” var. Sonra Hint-Avrupa kökenli Aryan Halklar yayılmaya başlıyorlar, bugünkü modern coğrafyanın Güney Rusya topraklarına denk düşen bölgeden, doğuda Hindistan, Batıda İrlanda’ya kadar. Yüzlerce yıl sürüyor bu göçler ve yaklaşık MÖ 1000 yıllarında yaşanan en büyük dalgada İran’ın Aryan halkaları olan Medler ve Persler yerleşiyorlar yeni vatanlarına. Bu yeni gelenler yerel halkla karıştırılmamak için hiç de alçak gönüllülük göstermeden kendilerine “asil” anlamına gelen “Arya” diyorlar…
Batılı turistlere rehberlik yaparken en hoşuma gitmeyen şeylerden biri, biz Türkleri de tutup Araplarla aynı kefeye koymaları olurdu. Boşu boşuna anlatırdık: “Bakın bizim etnik kökenimiz farklı, konuştuğumuz dilin ait olduğu aile grubu farklı, geldiğimiz coğrafya farklı…” Ancak çoğunlukla turistler beraberlerinde getirdikleri sığ önyargılarını aynen beraberlerinde ülkelerine geri götürürlerdi. “Dinin” insanlarda yarattığı “paralize” edici etki. Kültür ne zamandan beri tek boyutlu bir olgu olmuştu? Neden o tek boyut hep dinden ibaretti? Çok eski zamanlarda şaman olan biz Türklerle, çok eski zamanlarda  Zerdüştçü olan İranlıların bu konuda aynı dertten muzdarip olduklarını düşündüm. Ve bunları düşünürken Şiraz’dan 60km öteye gidip Persepolis’in kapısına gelmiştik bile!
Persepolis daha sonra Yunanlıların verdiği addı bu görkemli şehre. Ahameniş İmparatorluğunun güçlü kralları Büyük Darius (MÖ 525-486), Xerxes (MÖ 486-466) ve Artaxerxes (MÖ 466-424) tarafından inşa ettirilmişti o kudretli saraylar. Ahameniş Krallarının yazlık başkenti Susa(Şuş), kışlık başkentleri ise Hemedan(Ecbatana)’da iken, Persepolis özellikle bu imparatorluğun sınırları içinde yaşayan yabancı heyetlerin kabulü ve Nevruz kutlamaları için kullanılan bir tören yeriydi. Zaten daha sonra Apadana Sarayının merdiven panelleri üzerinde gördüğümüz kabartmalar hiç kuşku bırakmayacak şekilde bu kabul törenlerini anlatıyor… Büyük Darius döneminde toprakları üç kıtaya yayılmış, toplamda 8milyon km2’yi kapsayan bu imparatorluğun dahilinde yaşayan halklar ve getirdikleri hediyeler: 28 milletten insan ve yığınla değerli mal-meta-hayvan sürüsü… Her birine eşlik eden Kraliyet Pers askeri ve her grubun arasında bulunan şişman bir servi ağacı kabartması… Ne ilginçtir, servi daha sonra merzarlıklarda ekilen bir ağaç olacaktı, yas tutmanın sembolü olarak kabul edilecekti. Ne zaman anlam değiştirmişti servi? Bundan 2500yıl önce Apadana Sarayının merdivenlerinde “hayatı” simgeleyen servi, tarihin hangi döneminde ölümle özleştirilmişti?
Ölüm deyince birden Persepolis’in birçok yapısında çeşit çeşit betimlenmiş askeri birliklerden biri ve hatta en önemlisi olan “On Bin Ölümsüz”den bahsetmeye başlıyor rehberimiz… Bu on bin asker, kralın en seçkin birliği ve sayıları asla değişmiyor. İçlerinden biri hastalanır ya da ölürse hemen yerine başka biri ikame ediliyor ve böylece sayı hep sabit tutuluyor. Aramızda İngilizce konuştuğumuz ve devamlı olarak bu birlikten “Immortals” olarak bahsettiğimiz için birden rehberimiz “Gardi Cavidan” deyince, pardon Cavit mi dedin diye soruyorum. O da evet “Cavit” Farsça ölümsüz demek diyor. Peki “Bengi” diyorum? Farsça’da böyle bir kelime olmadığını söylüyor. Ne cahillik! Ben ki 34 yıl boyunca adımın (Bengi) Farsça orijinli olduğunu sandım; asıl babamın (Cavit) kendi adının öz be öz “Türkçesini” bana koymuş olduğunu o an fark ediyorum. Üzerimde annemin ben bebekken giydiği 34 yıllık elbisesiyle…



29 Kasım 2012 Perşembe

İRAN İZLENİMLERİ… BÖLÜM III



Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle,
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal Beyatlı

Benim de gönlüme bu düşüyor Hafız’ın mezarı başında… Şiraz’a bir saatten biraz fazla süren bir uçuştan sonra varmışız. Hemen ziyaretine koyulduğumuz camiler açıkçası çok da etkilemiyor bizi. Ne yalan söyleyeyim, ben de hayalimde kurduğum “Eski Şiraz’ı” arıyorum, biraz da Godot’yu beklercesine… Rehberimiz Şiraz’ın ünlü üzümünden getiriyor bize ve bazı evlerde hala gizli gizli şarap yapıldığından bahsediyor… Kadere bakın ki, bugün Yeni Zelanda ve Avustralya gibi Yeni Dünya ülkelerinin “snob” şarap üreticileri yüzyılların “Şiraz”ının karizmasının kaymağını yerken; yüzyılların şehri hiç ağarmayacak bir vakte ağlar gibiydi sanki…
Kadim geleneklerin, tarihin ve kültürün derin etkilerinin olduğu şehirlerde özün hep aynı kaldığına ve fakat sadece biçim değiştirdiğine inananlardanım ben… ki Şiraz da, dünyada şarabın en eski yapıldığı yerlerden bir tanesi. Belki şarabın verdiği hafif esriklik duygusu bu yörenin insanlarına güzel söz söyleme yetisi vermiştir vakti zamanında. O yüzdendir şairler şehri diye nam salmasının nedeni… Ki Hafız da demiştir:

Bu varlık ve mekan iş yurdunun meydana getirdiği şeyler, hiçbir şey değil.
Şarap sun, dünyanın malının mülkünün hiçbir değeri yok!

Saki, o artan şarabı sun
Çünkü cennette ne Rüknabad deresinin kıyısını bulabilirsin, ne musalla bahçesini.

O musalla bahçesi ki bir zamanlar mis kokulu bahçeleriyle ünlü Şiraz’ın en güzel köşelerinden bir tanesi, Hafız’ın çokça sevdiği; daha sonra gömüldüğü yer olmuş koca şaririn… Gezimizin en duygusal anlarından biriydi Hafız’ın mezarını ziyaret etmek. Özellikle akşam vakti herkesler ellerinde Hafız’ın gazelleri, birbirlerine şiirler okurken, birbirlerini selamlayıp, el sıkışırlarken, keyifle gülümseyip, saygıyla şairi yüceltirlerken.

Rintlik öğren kerem sahibi. Şarap içmek o kadar büyük bir hüner değil…
Hayvan da içmiyor ama insan değil ki!

Öyle güzel bir ortam var ki, sanki herkes rintlik öğrenmiş ve birer gönül eri olmuş gibi. Sanki saydam bir “aura” var da, elinizi attığınızda somut bir şeye dokunacakmışsınız gibi… Boşuna değil Şiraz’ın hala İran’ın en liberal şehri olması! Ve tam da o anda rehberimiz duymaya ihtiyacımız olan bilgiyi veriyor: “İran’daki bütün ailelerin evinde Hafız’ın mutlaka bir kitabı vardır ve biz Şiraz’lılar sık sık buraya, onun mezarı başına gelir ve gazellerini okuruz.”

Tam da bunu duyduktan sonra bir kere daha şükrettim ben de ve bir dize de ben okudum Hafız’dan:

Şükr Hüda ki her çe taleb kerdem ez Huda
Ber münteha-yi matlab-i hodkarman şodem
(Allah’a şükürler olsun ki Hak’dan ne istemişsem
İstediğimden daha fazlasına kavuşmuşum.)

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

26 Kasım 2012 Pazartesi

İRAN İZLENİMLERİ… BÖLÜM II



Sabaha karşı yorgun argın ve şaşkın bir şekilde varıyoruz Tahran’daki otelimize. Rehber açıklıyor: ”İslami Devrim öncesi burası Royal Garden Otel’di ancak 1979 sonrası adı ‘Enghelab’ yani ‘Devrim’ olarak değişti”. Enghelab, enghelab, devrim… öyle garip telaffuz ediyorlar ki, bu kelimenin bizdeki “inkilap”a tekabül ettiğini biraz geç de olsa idrak ediyorum! Ne ilginçtir, birkaç gün sonra bu kelime benzerlikleri ve kültür paralellikleri Şiraz’da kendini iyice gösterecekti. Ne zaman ki rehberimiz bize “Şimdi Narencistan Sarayına gidiyoruz” dedi işte o zaman basit bir kelimeden kültürlerin aslında ne kadar iç içe geçmiş olduğunu bir kez daha fark ettik! Biz ki o arabanın içinde üç kişi, birimiz Hint-Avrupa coğrafyası, birimiz Asya-Avrupa coğrafyası, bir diğerimiz ise Avrupa-Afrika coğrafyası arasında köprü kültürlerden geliyoruz… Hepimizin temsil etmiş olduğu kültür bir şekilde ve bir zamanda İslam diniyle, Arap dünyasıyla tanışmış, etkileşmiş, ondan bir şey almış… Narencistan: kökeni narenciye Farsça’da acı portakala (turunç) verilen ad. Biz ise turunçgillerin tamamına narenciye diyoruz. Öyle ya 16. yy’da Portekizli kaşifler Uzakdoğu’dan tatlı portakalı getirene kadar bilinmezdi ki tatlı portakal! O yüzdendir ki hem İranlılar, hem de biz Türkler Portekiz’in adını vermişiz turuncun tatlısına: Portakal! Turunçla Emeviler sayesinde tanışan İspanya coğrafyasında ise acısını tatlısını ayırt etmeden Arapçasını almışlar dillerine: “Naranja”…

Ertesi sabah, yani birkaç saat sonra Tahran şehir turumuzun ilk bölümünü gerçekleştirmek üzere yola çıkıyoruz. İlk durağımız “Gülistan Sarayı”. Bu Saray aslen Azerbaycan Türklerinden olan ve 1796-1925 yılları arasında hüküm sürmüş olan Kaçar Hanedanlığı döneminde yaptırılmış. Hanedanlığın resmi kuruluş yılı 1796 aynı zamanda Tahran’ın başkent olduğu yıl. Sarayı gezerken sıkça, neredeyse 19.yy’ın ikinci yarısının tümünde hükümdarlık yapmış olan Nasreddin Şah’la ilgili bir karar, anekdot, hatıra vb ile bilgilendiriliyoruz. Onun döneminde Batı nüfuzu artmaya başlamış ve bu da Meşrutiyet Devrimini tetiklemiş. Kaçar Devleti, Batı (İngiltere ve Çarlık Rusya) etkisinden kurtulmak için devleti modernize etmeye çalıştıysa da, modernizasyonun finansmanını sağlayamayınca kendi kaynaklarını Batılı Devletlere kiralamak zorunda kalmış.
Bu ziyaret sırasında iki kişi dikkatimi çekiyor. İlki Nasreddin Şah’a modernizasyon çalışmaları sırasında büyük hizmetler vermiş olan ve özellikle liberal, milliyetçi İranlıların hala büyük bir saygı ile andığı ve İran’ın ilk reformisti olarak adlandırdıkları Vezir-i Azam Emir Kebir (Mirza Taki Han). Ne hikmettir ki Emir Kebir’in de sonu bizim Pargalı İbrahim Paşa gibi olur ve 1852 yılında reformlar yüzünden yönetimdeki etkilerini kaybeden nüfuzlu çevrelerin kışkırtmasıyla bizzat Nasreddin Şah tarafından öldürtülür.
Dikkatimi çeken ikinci kişiyse sarayda sıkça eserlerine rastladığım ünlü ressam Kemal’ul Mülk oldu. Batıda “Perslerin Michelangelo’su” olarak tanınan ve sanatla son derece iç içe olan bir aileden gelen ünlü ressam daha sonra ziyaret edeceğimiz Kashan’da 1847 yılında doğmuş. Genç yaşlarında Nasredddin Şah’ın dikkatini çekmiş ve Şah için yaptığı tüm çalışmalar sonrasında altına ve paraya gömülmüş. Hatta bir dönem sarayda resim hocalığı yapmış ancak saray yaşamındaki fesat ve karışıklık onun kendine yeni ufuklar açmak ve bu ortamdan uzaklaşmak için Avrupa yollarını tutmasına neden olmuş. Avrupa, sonra tekrar yurda dönüş, sonra Irak yolları derken 95 yaşında hayata gözlerini yummuş bu değerli kişi… Sarayda kendisine ait tabloları beğeniyle izledim ben de…
Ayna Salonu, Şems-ül İmare, Selam Salonu gibi bölümleri olan saray bana biraz da Osmanlı’nın son dönemlerini ve Batının bu iki büyük devlet üzerindeki benzer politikalarını hatırlatıyor… Nasreddin Şah hükümdarlığı sırasında din adamlarının etkisini daraltıyor, yollar yaptırıyor, telgraf ve posta hizmetini başlatıyor, Batı tarzı eğitim veren ilk okulu açtırıyor, ilk günlük gazetenin yayımını başlatıyor. Maddi çıkarı için yabancılara bir takım ayrıcalıklar tanıyor. Bunlar bana çok tanıdık geliyor… Bu ayrıcalıklar yüzünden kamuoyundan kendisine karşı büyük tepkiler alıyor. 1890’da ülkede üretilen tütünün alım, satım ve işlenme haklarını 50 yıl süreyle yabancılara bırakma kararı bardağı taşıran son damla oluyor. Gün olup devran dönüyor ve Emir Kebir’e layık gördüğü sondan kendisi de kurtulamıyor: 1896’da Tahran’da bir fanatik tarafından öldürülüyor…
Gülistan Sarayı’ndan sonra rotamızı Ulusal Mücevher Müzesi’ne çeviriyoruz. Bu müze tartışmasız her kadının en güzel rüyalarını süsleyecek cinsten! Merkez Bankasının bir bölümünde çok sıkı güvenlik önlemleri altında ve hayatım boyunca gördüğüm en kalın ve sağlam kapılar ardında sergilenen koleksiyon gözlerimin yuvalarından fırlamasına sebep oluyor! Müzedeki mücevherler, “Bir devlet elinde, birim yerde sergilenen en değerli koleksiyon” olarak sınıflandırılıyor. Sanırım İran’la ilgili en beylik özelliklerden belki de en önemlisi burada da kendini gösteriyor: ulus-devlet kimliği. Gerçekten de İran kadar büyük bir ulus-devlet kimliğini başka hiçbir ülkede görmedim ben. Ki koleksiyondaki parçalar İran Monarşisinin 2500 yıllık geçmişi boyunca toplanmıştı ve bugün de İran İslami Cumhuriyeti’nin malıydı…
Neler yoktu ki koleksiyon içinde! (Yüzlerce fotoğrafını çekmek isterdim ancak maalesef yanınıza hiçbir şey almanıza izin verilmiyor.) Tavus Kuşlu Taht… yapımında 34kilo altın ve 3656gr ağırlıkta, toplam 51366 değerli taş kullanılmış küre! Dünya haritasının değerli taşlarla çizildiği bu kürede denizler zümrüt ve karalar yakut ile gösterilmiş. İran ise elmaslarla işlenmiş! Ne hançerler, kutular, kılıçlar, taçlar gördük ancak kuşkusuz koleksiyonun en değerli parçası “Derya-i Nur (Işığın Denizi)” adlı elmastı… 1738 yılında Nadir Şah Afşar’ın Hindistan Seferi sırasında kendisine para ve içinde Derya-i Nur ve Kuh-i Nur (Nur Dağı) adlı elmaslar bulunan hediyeler sunulmuştu. Her ne kadar Kuh-i Nur daha sonra birçok defa el değiştirip en sonunda gelenek olduğu üzere(!) İngilizlerin elinde kaldıysa da, dünyanın en büyük pembe elması olan Derya-i Nur tüm haşmeti ve 182 karatlık cüssesiyle karşımızda ışıldamaktaydı! Çerçevesinde 457 adet pırlanta ve 4 adet yakut kullanılmış olan elmas gerçekten de “güzeli algılama” duyunuza derin bir şekilde etki ediyor…!
Ziyaret sonrasında rehberimiz bize “hangi parçayı hatıra olarak almak isterdiniz?” diye soruyor… Durup bir an gerçekten de cevabını düşünüyorum bu sorunun ve buluyorum da! Taşlar güzeller ancak bana göre değiller… Anısı olan bir şey dikkatimi çekmişti benim: Bir evlilik hediyesi… Gümüş bir sehpa, yuvarlak biçimli ve üzerinde bir harita. Ortadaki Arap Yarımadasının iki yanındaki iki büyük ülkeyi ve medeniyeti birleştiren bir evlilik sözleşmesinden yadigar. Atatürk’ün de baba Rıza Şah’a Türkiye ziyareti sırasında “İran ve Mısır Saraylarının birleşmesinin her iki tarafa da büyük fayda sağlayacağını” salık verdiği ve sonunda oğul Muhammed Rıza Pehlevi’nin ilk evliliğine yol açan sözleşmenin hatırası… Fevziye…! Ne kadar da güzel bir kadınmış, Mısır Kralı I. Fuad’ın kızı ve yine Mısır Kralı I. Faruk’un kardeşi Fevziye… Son Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin ilk eşi olacaktı. Evlilikleri sadece birkaç yıl sürse de şu kaderin oyununa bakın ki yıllar sonra son Şah’ın son istirahat mekanı, Mısır olacaktı…
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK




24 Kasım 2012 Cumartesi

İRAN İZLENİMLERİ… BÖLÜM I


Sabiha Gökçen Havalimanı’ndayız. Akşamın geç bir saati ve Kasım ayı oluşundan dolayı pek de fazla bir kalabalık yok ortalıkta. Birazdan aynı uçağa birlikte bineceğimiz yolcuların bir kısmı keyifle biralarını yudumluyor, bir diğer kısmı ise (bana her zaman garip gelen bir şekilde) seccadesini uluorta yere sermiş namaza durmakta… Kısa bir süre sonra Tahran yolcularını çağırıyorlar 204 numaralı kapıya…
İran’a giderken en ufak bir önyargı bile taşımıyordum; son derece isteyerek, yıllar boyu doğru zamanı kollamaya çalışarak ve en sonunda bu isteğime uzun zamandır benimle ortak olmuş sevgili “Maria Dolores (Loles)” ile uygun zamanlarımızı uyuşturarak çıktık yola… Batının vermiş olduğu klişe oryantalist korkular ülkeye ayak basıp bir süre vakit geçirene kadar Loles’i bir miktar sarmıştı ancak döndüğümüzde izlenimlerimiz hemen hemen “tamamıyla” örtüşecekti…
En sonunda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; İran’ı hiç sevmedim, nereye baksam bir eksiklik gördüm; sanki tuzu unutulmuş bir yemek ya da içinden birkaç ton eksilmiş bir gökkuşağı gibi… Aslında tam da kelime bu; “renk” eksikti İran’da… İçinden geldiği gibi gülemeyen, dans etmesi yasaklanmış insanlar, şarkı söylemesi yasaklanmış kadınlar… Hayatı anlamlı ve zevkli kılan birçok eylemin yasaklı olduğu, birçok şey için tarihin 1979’da durduğu bir ülke…
Her ne kadar “sevmedim” desem de, bu asla “takdir” olgumu engellemez. İran’ın binyıllar boyu sürmüş medeniyet geleneği, köklü ve derin kültürü bizi kendimizden alıp götürdü. Persepolis ve civarındaki diğer ören yerleri (Naqsh-e Rajab, Naqs-e Rostem, Pasargad); her ne kadar önce Büyük İskender’in, daha sonra da onlarca başkasının yağmasına maruz kalsa da; hala olağanüstüler ve tartışmasız seyahatin ana amacıydı oralarda gezinmek… Ancak bizim için gezinin en büyük sürprizi “insan faktörü” oldu. Açıkçası orada da Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılaştığımız genel tavır (hemen laubali olan bir samimiyet) hakim olacak diye düşünüyordum ancak bu konuda son derece yanılmış olduğumu memnuniyetle gördüm! Gerçekten belli bir sınırı koruyarak, gerçek anlamda samimi olabilen, son derece yardımsever insanlardı yolumuzda karşımıza çıkanlar… Tipik şekilde nereden geldiğimizi soranlar; “İspanya ve Türkiye” deyince, gülümseyip, içtenlikle “welcome to İran” diye cevaplayanlar. Hayatımda başka hiçbir coğrafyada kendimi İran’da hissettiğim kadar güvende hissetmedim ki bu benim için son derece önemli bir kriterdir…
Şimdi tekrar yolculuğun en başına geri dönelim: Uçağın içine girdikten sonra bira siparişleri devam ediyor, ancak uçaktaki kadınları görünce küçük dilimi ısırıyorum! Malum olduğu üzere, İran “kadına” belli bir kıyafet zorunluluğu uyguluyor 1979’dan bu yana… Biz tam olarak ne giyeceğimizi kestiremediğimiz ve tabi ki duruma göre düzülmüş bir gardrobumuz olmadığı için, tüm yolculuğumuz boyunca “temizlikçi kadın karizması” şeklinde dolaşıyoruz. Tabi nereden bilecektik ki; bir kere kalçaları örten uzunlukta bir üst giydikten sonra pantolonlar istediği kadar bacaklara yapışan cinsten olabilir. Açıkçası kadını olsun, erkeği olsun ben hayatımda hiçbir ülkede bu kadar “slim-fit” giyinen insanı bir arada görmedim! Kozmetik sektörünün en çok iş yaptığı ülkenin İran olduğu herkesçe bilinen bir efsanedir ancak o da ne! Bu ne makyaj, bu ne celal??? Tahran’da özellikle gezdiğimiz modern tarz bir alışveriş merkezinde rehberimizin “kaçak olduğu için her yerden daha ucuzdur” dediği parfüm – kozmetik vb ürünler hakikaten de daha hesaplıydı… Sonuç: Bazı İranlı kadınlar hayatımda gördüğüm en çekici ve kendine en iyi bakan hemcinslerim!
Ancak o güzel hemcinslerim uçak Tahran İmam Humeyni Havalimanına alçalmaya başladığı anda başörtülerini takıp en edepli görünümlerine büründüler… Bu da çokça anlatılan bir efsane olduğu için, gözlerimizin önünde (bizim de katıldığımız) bir eyleme dönüşmesi benden çok Loles’i etkiliyor… Habire bana “Bir kadının saçını göstermesinin nesi kötü?” diye sorup duruyor… yani ne cevap vereyim ki buna? İniyoruz, hareketlerimiz son derece ölçülü bir şekilde… Yapım itibariyle çok hareketli bir insan olmam nedeniyle başörtüm kafamdan düşmesin diye devamlı başıma iki tokayla sabitliyorum… İranlı kadınlar buna bir çare bulmuşlar; tam kafanın arkasına saçı iyice yukarı kaldırıp başörtüye destek olacak şekilde taç benzeri bir toka takıyorlar ve kafanın yarısından başlayıp bu köprü-taç-tokanın üzerinden aşağı salınır halde bırakıyorlar örtüyü…! Bu onlara son derece zarif bir görünüm kazandırıyor… Mesaj açık; “Biz bunu kafamızdan çıkarmaya hazırız…”
2005 yılında hizmete giren İmam Humeyni Uluslararası Havalimanı şehrin 30km güneyinde, oldukça modern bir kompleks. Bizi burada gezimiz boyunca bize eşlik edecek yerel rehberimiz karşılıyor. Gecenin oldukça geç bir vakti, hemen saatlerimizi 1,5 saat ileri alıyoruz; iyice geç oluyor! Havaalanından şehre kadar üçer şerit gidiş – gelişli son derece güzel bir otoban var, tamamıyla kendi imkanlarıyla yapmışlar. Alandan çıktıktan 10 dakika kadar sonra İmam Humeyni’nin bitmeyen mezarıyla karşılaşıyoruz. İnşası 3 Haziran 1989’da Humeyni öldükten sonra başlıyor ve hala devam etmekte. Bittiğinde, 20km2 üzerine yayılmış; İslami Araştırmalar Üniversitesi, Seminer Merkezi, Kültürel ve Turistik Merkez, Alışveriş Merkezi, 20000 araçlık bir otopark gibi birimlere sahip son derece büyük bir yapılar topluluğu olacak. İran Hükümetinin bu proje için ayırmış olduğu bütçe 2 Milyar Dolar!
Günler sonra rehberimiz bize, burayla ilgili son derece manidar bir şey anlatacaktı. Uzun süren yapım çalışması boyunca, bu büyük alanı kontrol etmeye gelen görevli ya da polis olmadığı için arabasına atlayan İran’lı aileler gelip burada tatil günlerini piknik yaparak ve çadır kurup biraz temiz hava alarak değerlendirmeye başlamışlar. Kısa zamanda bu çadır kuranlar kervanına köşede kıyıda ilk cinsel deneyimlerini yaşama hevesinde olan gençler de katılmış. Olay ayyuka çıkınca büyük bir polis baskısı gelmiş ve her yere kamp kurmak yasaktır tabelası asmışlar! Ne garip ironi, ilk aşk yaptığın yer: “Humeyni’nin Mezarı”…!
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK