19 Şubat 2013 Salı

BİR PERİ MASALI: SALZBURG


“Hadi ver elini bana ve kapat gözlerini… Biliyorsun (neredeyse!) asla yalan söylemem ben, birazdan ölümlü dünyada görebileceğin en güzel manzarayı sereceğim ayaklarının altına! Hazır mısın? At adımını asansörden dışarı… Bir, iki, üç… Bir basamak çıkacaksın, dikkat et! Şimdiiii…. aç gözlerini!”

Aşağıda bir anda beliren görüntü Avrupa’nın en güzel Barok Şehirlerinden biriydi. Bizim içinse bir çift gündür yaşadığımız bir peri masalıydı. Bu peri masalının adı “Salzburg’du”. 150 bin kişilik nüfusuyla Avusturya’nın dördüncü büyük şehriydi. Alp Dağları’nın eteğinde, Almanya sınırında, başkent Viyana’nın 270km uzağındaydı. Adının anlamı: Tuz Kalesi idi, çünkü daha kimseler tarafından fethedilmemişken, hala bir Kelt yerleşimiyken yakınlarındaki Hallein’in zengin tuz madenleri sayesinde ticaret rotalarının tam ortasına yerleşmişti. Birinci yüzyılda Romalılar bölgeye hakim olduklarında şehre “Juvanum” demişlerdi. İmparatorluk yıkıldıktan sonra ise Barbarlar tarafından yağmalanmıştı ve en sonunda terk edilmişti. Bu terk edilmişlik sekizinci yüzyılın başına dek sürmüştü ve en sonunda Frankonyalı bir rahip olan Rubert, şehirdeki ilk manastır olan St. Peter’i kurmuştu…


Üst üste açılan manastırlardı bu şehrin köklü müzik geleneğini oluşturan en önemli ve öncü öğe. Ayinlerdeki koroların dini müzikleri, geceleri yatmadan önce çeşitli mezheplere mensup keşişlerin derinden söyledikleri ilahilere karışıyordu. Tüm bunlara coşkun çan sesleri ekleniyordu ve şehir kilise odaklı, dini bir prensliğin merkezi haline geliyordu yavaş yavaş… En sonunda 1228 yılında Habsburg Hanedanlığı’ndan Rudolf, daha sonra ardıllarının Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı olacağı bir Başpikoposluk kurarak, güç dengesinin devamlı olarak ara sıra dış etkenler tarafından zorlanacağı bir düzen getirdi. Bu düzen, sayısız Rahip-Prensler tarafından yüzyıllar boyu sürdürüldü. Ta ki 1802’de Paris Antlaşmasıyla düzen sekülerize edilene kadar… Sonrasında ping- pong topu gibi bir Avusturya, bir Bavyera ellerine geçse de şehir, en sonunda maçı kazanan taraf Avusturya oldu.

Karşımızda Hohensalzburg Kalesi tüm ihtişamıyla durmakta. Gururla: “Roma Castrum’u temellerimin altındadır. 1077’den itibaren kademeli bir biçimde inşa ettiler beni, Mönchsberg  Dağı üzerinde, Avrupa’nın en yüksek Kalelerinden biri olan cüssem devamlı olarak kuvvetlendirildi. Ne savaşlar gördüm; Papa ile Avusturya arasındakinden tutun, 30 Yıl Savaşlarına kadar; en son Naziler kullandı beni ancak asla fethedilmedim!” dediğini duyar gibiyim… Aşağımızda ise, usul usul akan Salzach Nehri (Tuna’nın bir kolu),  şehri Altstadt (Eski Şehir) ve Doğu Yakası (Yeni Şehir) olarak ikiye ayırmakta.

Yeni şehre damgasını vuran Mirabell Sarayı ve Bahçeleri bana çocukluğumda çok severek izlediğim “Sounds of Music” filmini hatırlatıyor. Bahçedeki çeşmenin etrafında sanki Maria Von Trapp’la el ele tutuşmuş “Do a deer a female deer” diye bağır çağır şarkı söylerken, sarayı Yahudi metresiyle rahat rahat aşk maceralarını yaşayabilmek için 1606’da yaptırmış olan iffetsiz Rahip-Prens Wolf Dietrich’in sinirle bizi kovaladığını hayal ediyorum. “Seni pis ihtiyar” diye bir yandan kaçıp bir yandan ona laf atarken, havanın bu kadar güzel olmasına dua ediyorum. Çünkü bu şehir çoğunlukla yağmurlu, gri havasıyla insana kasvet verebiliyor. Oysa böyle güneşli havalarda onlarca defa daha muhteşem şehir!

Asma köprüden yürüyerek Altstadt’a varıyoruz ve ünlü Getreidegasse Sokağı’na atıyoruz kendimizi. Bu güzel sokağın ferforjeden yapılma dükkan tabelalarına ve binalar arasına gizlenmiş romantik pasajlarına bayılıyoruz. Şehir, eski düzenini kaybettikten sonra zamanla sefalet yüzünden batık bir hale gelmişti, ta ki eski çocuğu Wolfgang Amadé Mozart’ı hatırlayana kadar… Sadece onun adı, milyonlarca turisti zaman içinde şehre çekmeye yetmişti ve bugün yılda 5 milyon kişi Salzburg’u ziyaret etmekteydi! Bu sokaktaki 9 numaralı evde, 27 Ocak 1756’da doğmuştu dahi müzisyen. Müzeye dönüştürülen ev, en çok ziyaret edilen yerlerin başında geliyor günümüzde.

Yürümeye devam ediyoruz ve ayaklarımız bizi Festpielhaus (Festival Binası) önüne getiriyor. Burası eski “Saray Ahırları” yerine modern tarzda düzenlenerek inşa edilmiş bir festival alanıydı. Birbirimize anlamlı bir şekilde bakıp gülümsüyoruz çünkü dün akşam burada bir mucize gerçekleşmişti. Dün akşam burada dünyaca ünlü sanatçılardan “Yaz Müzik Festivali” kapsamında muhteşem bir opera izlemiştik! Öncesinde Café Tomaselli’de kahvemizi yudumlayıp şehrin ünlü tatlısı “nockerl”ın tadına bakmış ve sonrasında zarif bir şekilde giyinmiş süslenmiş onlarca insanın arasından geçerek biz de salonda yerlerimizi almıştık. O salondan çıktıktan sonra ise sanatçıları otellerine götürmek üzere kortej halinde önce at arabaları, daha sonra modern teknolojinin ürettiği en lüks arabaların önümüzden geçip gitmesini izlemiştik. Gazeteciler sokağın karşısından durmadan deklanşöre basıyor, tuvaletli hanımlar, smokinli beylerin kollarına girmiş neşeyle bir yerlere dağılıyorlar. Bazılarıysa o pahalı kıyafetleriyle basit bir bankın üzerine oturmuş, bira siparişi verip temsilin eleştirisini yapmaktalar. Biz de bir “biergarten”ın banklarına oturup schnitzel ve bira siparişimizi verdik. Bir anda bastıran yağmura aldırmadan da yemeye devam ettik!

Kökenlerinin manastır yaşamına dayandığını belirttiğimiz Salzburg müzik geleneği yüzyıllar boyunca güçlenerek günümüze kadar gelmiş. Tarih boyunca bu geleneğe katkıda bulunmuş birkaç isim saymak gerekirse, öncelikle Hermann adlı bir 14.yy Benedikten Rahibiyle başlayabiliriz. Latince ve Almanca dillerinde yazdığı şiirlere seküler olsun, dini olsun polifonik ezgiler ekleyen ozanların başında gelmiş. Sonrasında 15.yy’ın ozan-müzisyenlerinden Oswald von Wolkenstein, ortaçağın konusunda en tanınmış isimlerinden biri haline gelmiş. 1424’te Salzburg Sarayı’nda görev almış. 16.yy’la birlikte Rönesans’ın etkileri Salzburg’a da ulaşmış ve Rahip-Prenslerin desteğiyle polifonik müzik en şaşalı günlerini yaşamış bu dönemde.

Leopold Mozart (1719-1787) için ise ayrı bir paragraf açmak gerekmektedir. Başarılı bir besteci, mükemmel bir viyolinist, son derece yetenekli bir öğretmendi. Salzburg saray kurumuna 1743’te girmiş ve 1757’de Saray Bestekarlığı, 1763’te ise Yardımcı Kapellmeister’lığa kadar yükselmiştir. Ancak bu noktadan sonra beste yapmayı bir kenara koymuş ve çocuklarının kariyeriyle ilgilenmiştir. Boynuz kulağı geçmiş ve en yetenekli çocuğu Wolfgang Amadé Mozart babasını hep gölgede bırakmıştır. 35 yıllık hayatına yüzlerce beste sığdırmıştır Salzburg’un altın çocuğu... Öyle ki şehir günümüzde bile Mozart’ın yaratmış olduğu ünden hayli yararlanmaktadır. 1841 yılında ana ilgisi  Mozart’ın hayatı ve eserleri olan, Mozarteum Derneği kurulmuş, bu dernek 1856’da Mozart’ın doğumunun 100. Yıldönümü anısına geniş çaplı bir festival düzenlemiştir. 1870’de Internazionale Mozart-Stiftung (1880’den itibaren Internazionale Stiftung Mozarteum) kurulmuş ve böylelikle sistematik olarak şehrin en favori oğlunun tüm eserleri eksiksiz olarak yayınlanmaya başlanmıştır. Tüm bunlar beraberinde bizim de şehri ziyaretimizin ana nedeni olan, 1920’den beri; II. Dünya Savaşı sırasındaki arayı saymazsak; kesintisiz olarak her yıl düzenlenen “Yaz Müzik Festivali”ni getirmiştir. 1956’dan beri de daha küçük kapsamlı olan , Ocak ayında bir hafta boyunca Mozart’ın doğum gününü kutlamak amaçlı “Salzburg Mozart Haftası” festivali düzenlenmektedir.

Mozarteum Konser Salonu’ndayız, yanımızdaki zarif bayan, konserin iki arayla birlikte 6 saat süreceğini söylüyor bize… Dördüncü saatten sonra artık hava almamız gerektiğine karar verip nehir kenarındaki, Viyana’daki aslının şubesi Sacher Otele gidiyoruz ve aperol spritzlerimizin yanına ünlü sacher torteden ısmarlayıp, kalçalarımızda ömür boyu kalacak bir katkı yapıyoruz kendimize.

Sonra başlıyoruz yürümeye… Önce Karajan Meydanı’ndan geçiyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük şeflerinden biri olan bu Salzburg doğumlu şahsa, geçmişte Nazi Partisi üyesi olmuş olmasına rağmen, saygıyla selam veriyoruz… Sonra şehre kuleleriyle damgasını vuran Barok Katedrale doğru yürüyoruz. Şehrin geçmişine katkıları bulunan tüm keşişleri selamlıyoruz… Sonra ayaklarımız bizi Residenz (Başkanlık) Sarayı’na götürüyor. Hafif bir reveransla buradan geçmiş tüm Rahip – Prensleri selamlıyoruz. Dietrich’in bana içten içe sinirle baktığını görür gibiyim… Ve sonra yandaki meydana varıyoruz. Koca bir kalabalık, devasa bir ekranın karşısına yerleşmiş ve  tek bir çıt çıkarmadan  geçmiş yıllarda büyük başarı elde etmiş operaları izlemekteler. Her yerde müzik var, her yerde rüya gibi bir ambians var. Kelimeler yetersiz kalıyor… Bana bir şey söylüyor, sanırım: "Gitmeyelim, hep burada kalalım" diyor… Müzik alıp götürüyor son söylediği cümleyi…




14 Şubat 2013 Perşembe

İRAN İZLENİMLERİ… BÖLÜM V


*Ey Muhammed! Bir de sana “Zülkarneyn” hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.” (18,83)
*Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik. (18,84)
*O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu. (18,85)
*Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (Kafir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (18,86)
*Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi. (18,87)
*”Her kim de iman eder ve salih amel işlerse ona mükafat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (18,88)
*Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu. (18,89)

…. –“Hadi Bengi, hadi Maria! Gelin buraya, size bir şey göstereceğim. Normalde yaşlı gruplarla sıcak havalarda yürüyemiyoruz bu kadar ama sizin bunu görmeniz lazım… Bak orada, şu büyük stelin üzerindeki kabartmayı görebiliyor musunuz? İşte o bizim en eski Pers İmparatorluğumuz Ahameniş’in büyük kralı II.Kiros’tur (Ciro, Cyrus). Bengi, sen ki Müslümansın, Kur’an’da Zülkarneyn’i okudun mu hiç?”

Zülkarneyn…. Arapça bir addı, Zü: Sahip, malik – Karn: Boynuz, perçem, tepe. İki kelime beraber “İki boynuzlu” anlamında kullanılıyordu. Bir zaman yolcusuydu Zülkarneyn ve aynı onun gibi bir Batı’ya, bir Doğu’ya sürüklemişti kader beni… Onda sahip olduğu ilimle demir ve bakırdan aşılmaz setler kurabilme, zulmü cezalandırma yetileri vardı ve ayrıca nur ile zulmet emrine verilmişti. Benim ise emrime verilmiş bir şey yoktu ve tüm bu gördüklerim karşısında acizliğini bir defa daha tanımış bir insandan başkası değildim. Kim olduğu konusunda sayısız tez atılmıştı ortaya, kuşkusuz Zülkarneyn onun sadece lakabı idi. Birçok kişi onun Büyük İskender olduğunu iddia etmişti (MÖ 356 – 323). Ancak Kuran’da geçen kişiyle Büyük İskender’in vasıfları ne kadar örtüşüyordu? Gittiği her yeri yakıp yıkan, tek tanrı inancından uzak, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük fatihlerinden biri, peygamber nitelikli bir insanı ne kadar temsil edebilirdi? Bu yüzdendir ki bu topraklarda Zülkarneyn’in MÖ 6. Yy’da yaşamış olan Büyük Kiros (Büyük Keyhüsrev – Büyük Kuroş) olduğuna inanılırdı. İşte orada, iki boynuzuyla ve kanatlarıyla karşımda durmakta. Biraz ileride ise mezarı bulunmakta. Pasargad’dayız, ilk İran yerleşimi, Ahameniş İmparatorluğu’nun ilk başkenti… Kiros, üzerine kendi kraliyet soyundan tutun da, kazandığı savaşların kayıtlarına, bağışlayıcı kanunlardan, Babilli kölelerin durumuna kadar konuları çivi yazısıyla kazıttığı kilden yapılma, silindir şeklinde bir bildiri yayınlatmıştı. Babilli kölelerin serbest ve özgür olması gerektiğinden bahsettiği için “ilk insan hakları bildirgesi” olarak kabul edilmişti birçok yerde bu silindir. Oysa aynı Kiros değil miydi Efes’in tarihini yabancı turistlere anlatırken bahsini ettiğimiz, Sardes’e kadar gelip Lidya Kralı Kroesus’u kendi şehrinde esir alan fatih? O da yakıp yıkmıyor muydu?

Zülkarneyn’di ya da değildi, o da göçüp gitmişti bu dünyadan ve işte şu karşıdaki mezarın içindeydi. Müslümanlar Arap Yarımadası’ndan İran’a ilk geldiklerinde, her yere cami dikmesinler diye: “Orası Süleyman’ın zindanının olduğu yer, burası Süleyman’ın anasının tahtının olduğu yer” diye atlatmışlar Arapları. O sayede kurtulmuş mezar da cami haline getirilmekten. Bilinir ki içi çok zengin bezemelerle süslenmiştir ancak bunları günümüzde görmek olası değildir. İçeride kralın mumyası altın bir lahit içinde, altın bir arabanın üzerinde bulunurmuş. Lahdin hemen yanındaki altın masaya ise ziyarete gelenler adak olarak değerli eşyalar bırakırlarmış. Tüm bunlar mezarı korumaktan sorumlu olan “magi”lere rağmen zaman içinde yağmalanmış… Öyle bir yağma ki, Strabo’nun bahsini ettiği mezar yazısı bile kaybolmuştur. Ancak bu öyle bir yazıdır ki, belki de geçtiği her yeri yakıp yıkan İskender’i burayı yıkmaktan alıkoyacak kadar etkilidir özünde…

Bir erkekte olması gereken en büyük erdem “tevazudur”… Kiros da bir tevazu dersi vermişti mezar yazıtında: “Ben Kiros, Pers İmparatorluğunu kurdum ve Asya’nın kralı oldum. Bu mezarı bana çok görmeyin.”

1971 yılında, son şah Muhammed Rıza Pehlevi Ahameniş İmparatorluğu’nun  kuruluşunun 2500’üncü yıldönümünü kutlamak için daha sonra Modern Tarihin en uzun banketi olarak tarihe geçecek bir resepsiyon vermişti. Resepsiyona dünyanın ileri gelen 600 çok seçkin konuğu davet edilmişti. Krallar, prensler, emirler, cumhurbaşkanları, başbakanlar… hepsi oradalardı ve tören tam da mezarın önünde başlamış ve Persepolis’te devam etmişti. Dünyada daha görkemli bir resepsiyon verilmiş miydi?

Bu günler son mutlu ve şatafatlı günlerdi. Saray Maliyesi, harcamaları 17 milyon dolar olarak belirtirken, bazı kaynaklar bu rakamı 200 milyon dolara kadar çıkarmaktaydılar. Olay daha sonra Hümeyni ve taraftarlarınca büyük bir koz olarak kullanılacak, Şah büyük bir israf yapmakla suçlanacak ve banket “Şeytan’ın Festivali” olarak adlandırılacaktı…
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

Büyüklük odur ki, kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacak, ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere güleceksin.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

9 Ocak 2013 Çarşamba

AZİZE URSULA VE 11000 BAKİRENİN YOLCULUĞU


Canım nasıl da buranın panna cottasını çekti diyerek dalıyorum Antico Martini’nin kapısından içeri. Dışarısı dondurucu soğuk ancak Venedik’in en çok bu hallerini seviyorum. Beni içtenlikle kapıda karşılayan hanıma “grazie” diyerek uzatıyorum kabanımı. Hemen siparişimi veriyorum yanında bir proseccoyla birlikte. Kış günü hava erken kararır ve ben daha Akademi Galerisi’ne gideceğim. Cam kenarı masamdan La Fenice Tiyatrosu’na bakıyorum. Birden mutlulukla gülümsüyorum! Ne eserlerin prömiyerleri burada yapıldı, neler gördü geçirdi iki asırdan fazladır ayakta durduğu süre içinde. Leyla Gencer’in 1985’te sahnelere vedasının yine burada olduğunu hatırlıyorum.

Karşı masadan yaşlı bir İtalyan’ın bana laf atmasıyla sıyrılıyorum daldığım hayallerden. “Bunun adı düpedüz “carne cruda all’Albese”dir!” diye haykırıyor önündeki ince dilimlenmiş çiğ et tabağına bakarak. “O  Giuseppe Cipriani denen oportünist carpaccio adını vermiş buna.” Neredeyse henüz yudumladığım prosecco boğazımda kalıyor. “Signore” diyorum, “Giuseppe Cipriani bir otel çalışanı olarak, müşteri Harry Pickering’e borç verdiğinde hemen ardından Büyük Buhran’ın geleceğini ve borcunun 5 katını tahsil edeceğini bilemezdi. O katlanmış para ile en azından bir vefa örneği gösterip açtığı bara ‘Harry’s’ adını vermiş. Bunda fırsatçılık göremiyorum ben.” Şöyle bir kaşını kaldırıp bir müddet baktı bana, sanırım İtalyanca aksanım pek de tatmin etmemişti aksi ihtiyarı. “O ufacık bardaktaki Bellini kokteyle 18Euro almalarına ne diyeceksin?” diye sordu. Cevabım “Un peccato (Bir günah)!”  oldu ve “arrivederla” diyerek yanından ayrıldım.

Fenice ve Caotorta Sokaklarından geçiyorum. Biraz önce yaşanmış sahne gerçek olamaz, neredeyse boğuluyordum şaşkınlıktan diye düşünüyorum bir yandan kabanıma iyice sarınaraktan. Bir müddet kanal kıyısından yürüyorum, ara sıra küçük köprüleri aşıp ufacık meydanlardan geçiyorum… İhtiyar sanki ne yapacağımı biliyormuş gibiydi! Büyük Kanalı geçen köprülerden biri olan Ponte dell’Accademia’yı aşıyorum ve Galeriye giriş ücretini ödüyorum. Defalarca geldim buraya ancak beni kendimden alıp götüren bir dizi eser var ki, sanki dini bir ritüelmiş gibi, bu şehirden ayrılmadan önce onları mutlaka bir kez daha görüyorum! Hiç vakit kaybetmeden 21 numaralı odaya geçiyorum. İşte oradalar! “Azize Ursula Efsanesi”… 9 parçalık bu iş, Rönesans döneminin Venedik Okuluna mensup Vittore Carpaccio’nun en ünlü eseri… İhtiyarı hatırlayıp gülüyorum yine, evet o ince dilimlenmiş çiğ ete ressam Vittore Carpaccio’nun adını veren Harry’s Bar’ın ünlü kurucusu Cipriani olmuştu. Carpaccio’nun resimlerindeki kahverengimtırak kırmızı ve beyaz tonlar, çiğ etin ve arasındaki yağın tonlarını hatırlatmıştı ona besbelli!


Büyülenmiş biçimde serinin ilk bölümüne yaklaşıyorum. Seri 1490-1498 yılları arasında yapılmıştı ve  Scuola di Sant’Orsola’nın aristokrat aileleri vermişti siparişini. Carpaccio’nun hocası Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmak üzere İstanbul’a gitmiş olan Gentile Bellini idi. Hem tarzlarındaki benzerlik, hem de Venedikliler için her zaman “infedele (kafir)” olan Osmanlı’nın kanvaslardaki uzaktan yansıması hemen dikkatimi çekiyor… Kompozisyon her ne kadar Venedik adetlerine, mekanlarına, seremonilerine göndermeler yapsa da, detaylarda Doğu’ya yapılan yolculukların izi kendini belli ediyor. Efsanenin bir çok versiyonu olsa da sanatçımızın Jacobus de Varagine’sin “Altın Efsane”sinden etkilenmiş olduğu aşikar.


Hemen başlıyorum hem efsaneyi, hem de efsanede geçen yolculuğu tekrar yaşamaya… Brötanya (Brittany) Kralı Maurus’un “Ursula” (Latince küçük dişi ayı) adında son derece akıllı, dürüst ve güzel bir kızı vardır.  Serinin ilk eseri olan “İngiliz Elçilerin Ziyareti”nde işte bu güzel kızı bir İngiliz Prensle evlenmesi için istemeye gelmiş olan İngiliz Elçiler betimlenir. Resmin bir diğer tarafında ise bunun gerçekleşmesi için şartlarını sıralayan Ursula görünmektedir: Yanında on bakire olmalıdır, bunlardan her birine eşlik edecek biner bakire ve kendi maiyetinde olacak 1000 ekstra bakire daha! (Bu haberden sonra İngiliz Prensin ardına bile bakmadan nasıl kaçmadığını hep merak etmişimdir…) Toplam 11.000 (ve hatta küsür) bakire! İçimden “mamma mia” diyerek hikayeyi izlemeye devam ediyorum! Tüm bu bakirelerle önce Roma’ya bir Hac ziyareti yapacaktı ve pagan olan müstakbel kocası da burada vaftiz olacaktı.
Elçiler vasıtasıyla Brittany Kralının mektubu Britanya Kralına ulaştırılır. (Elçilerin Dönüşü Portresi) Ursula’nın şartları makul bulunmuş ki, sonraki portre olan “Nişanlıların Buluşması ve Yola Çıkması”nda prensin bir tarafta babasına veda edip Birtanya sahillerinden ayrılmasını, diğer tarafta ise Brittany sahillerine varışını ve kendini iskelede bekleyen Ursula’yı koluna alarak yola koyulmalarını görürüz. İlginç bir sahnedir bu: Ursula yanında nişanlısı bir yandan babasına veda ederken uzakta 11.000 bakire kendilerini Roma’ya götürecek gemilere binmektedirler…

Ancak bu yolculuk hayra alemet değildir, nitekim “Ursula’nın Rüyası” adlı portrede bir melek Ursula’ya çok yakınında olan ölümünü zikreder. (O anda Köln şehrindedirler…) Daha sonra ana amaç olan Roma’ya ulaşırlar ve Papa ile buluşurlar. Buluşma için ressamımızın seçtiği fon Roma’nın ünlü Castel Sant’ Angelo’ sudur. Sanırım daha iyisini kimse düşünemezdi! Papa Siricius onları karşılamaktan son derece mutludur ve hac görevini tamamlayan heyet de mutlu bir şekilde dönüş yoluna koyulur….
“Köln’e Varış” adlı tabloyla hikayemiz de kararmaya başlar! Hristiyan Hacıların civarda olduğunu haber alan pagan Hunlar hemen Köln’e doğru yola koyulurlar. Tablonun ön tarafında zırhı içinde bir asker iki hain Romalının gönderdiği gizli mesajı okumaktadır! Ardından gelen “Hacıların Katli ve Azize Ursula’nın Cenaze Töreni” adlı tabloda ise korkunç bir katliam betimlenmiştir. Öyle ki, sahnenin içinde barbarlar tarafından hunharca öldürülen 11.000 bakirenin yanında orada neden olduğunu anlayamadığım Papa Siricius da boynu kesilmiş, Kardinal Vincenzo da bir ok tarafından suratı parçalanmış bir halde yer almaktalar. Bir diğer Hun ise kılıcını Prense mıhlamakta. Biraz ilerisinde ise dizleri üzerine çökmüş Ursula bir ok tarafından öldürülmek üzere… Portrenin sağ tarafında Ursula’nın cenazesi durmakta. Dönemin geleneklerine uygun olarak bedeni tabut sehpası üzerine konmuş. Tüm portrelerde son derece dramatik sahneler ve görkemli mekanlar kullanmış ressamımız. Dizinin son eserinde ise “Ursula’nın ve Maiyetindekilerin Şanı” konu edilmiş. İsa Peygamber’in gelini olarak cennette karşılanıyor. Üzerinde durduğu palmiye yapraklarından yapılmış pedestal Hristiyan ikonografisinde şehitlere atfedilen bir sembol… İki melek Ursula’yı taçlandırmak üzere ve hepsinin üzerinde merhametin rengi olan kırmızı bir tünik giymiş Baba, kollarını açmış Ursula’ya cennetin yolunu göstermekte.

Akademi Galerisi’nden çıkıyorum ve San Marco Meydanı’na doğru yürümeye başlıyorum. Hava iyice kararmış ve ayaz inmiş. Isınmak için başka bir anımı hatırlıyorum. Koskoca bir kruvaziyerle US Virgin Islands’a varıyoruz. Hava pırıl pırıl ve Karayipler’in o camgöbeği denizi beni kendimden geçiriyor. Şort, askılı t-shirt ve şıpıdık terliklerden oluşan kıyafetimizle limana iner inmez son derece sempatik siyahi bir adam bizi karşılıyor: “Kamyonetime binin de size ada turu attırayım. Sadece 20 dolar!” Kabul edip kamyonetine biniyoruz. Bir de mikrofon sistemi kurmuş ve ara ara bilgiler veriyor bize: “Biliyor musunuz adamıza neden Bakireler Adası denir? Çünkü Kristof Kolomb ikinci seferinde 21 Ekim 1493 tarihinde adamıza ayak basmıştır. Bu gün Azize Ursula ve maiyetindeki 11.000 bakirenin öldürüldüğü gün olduğu için bu adı uygun görmüştür adamıza..!”





27 Aralık 2012 Perşembe

OKYANUSLAR ARASINDAKİ KISTAK: PANAMA BÖLÜM II


Bugün çok güzel olacak diye uyanmıştım! Tarih her zaman heyecanlandırmıştır beni… Midibüsümüzün içerisinde Panama Railroad demiryolu hattına paralel bir şekilde ilerlerken ve o vagonların koca koca tankerlere nasıl hummalı bir çalışmayla eşlik ettiklerini izlerken bir an kendimden geçmişim. İşte Kanal Alanına geldik bile! Buradan her yıl yaklaşık 14.000 gemi geçmekte ve daha da ilginci dünyanın her bir tarafında yapılan gemiler, Panama Kanalı’nın kilitlerinin boyutlarına göre inşa edilmekte, yani: 305metre boyunda ve 33.5 metre eninde...

Amerikalar”arası” ve Okyanuslar”ortası” kalan bu kıstağa bir kanal açma fikri taa 16.yy Şarlken İspanyası’nda ortaya çıkmıştı. Ancak olayı gerçekleştirecek olan ilk kontrat, Fransızlara Kolombiya Hükümeti tarafından 1878’de gönderilmişti. Fransızlar henüz inşa etmiş oldukları Süveyş Kanalı’nın (1869) başarısı ile sarhoş olmuş haldeydiler. Nasıl olmasınlar ki? O kanal sayesinde deniz ticaretinin çok önemli bir kısmı Asya-Avrupa arası seferlerinde Afrika Kıtası’nı dönmeden, öyle ya da böyle sıcak denizlere girecekti. Akdeniz yüzyıllar sonra tekrar ticarette kaybettiği itibarı kazanmıştı.

Süveyş Kanalı’nın ünlü mühendisi Ferdinand de Lesseps’e götürülmüştü teklif… Bir an çok uzaklara gittim zihnimde ve Mısır’da yaptığım yolculukları hatırladım. Karayolundan Süveyş Kanalı’na doğru yaklaşırken o koskoca çölün ortasında seviye farkından dolayı gemileri sanki çöl kumu üzerinde seyrediyorlarmış gibi görürdük! Fantastik bir görüntü olurdu bu… Algı işte! Hemen hikayeler gelirdi aklıma: Mısır Hidiv’i İsmail Paşa’nın ünlü İtalyan besteci Verdi’ye Süveyş Kanalı’nın açılışı için vermiş olduğu opera eseri siparişi ve ortaya ünlü “Aida”nın çıkışı… Fransız İmparatoru III. Napoleon’un eşi İmparatoriçe Eugénie de Montijo’nun onur konuğu oluşu ve L’Aigle adlı Kraliyet Yatıyla kanaldan geçişi… Yolculuğu sırasında İstanbul’a da uğraması ve 3 günlük misafirliğini, 3 aya uzatınca bol bol saray dedikodularına mahal vermesi…

Ancak bu sefer yanılmıştı Lesseps! Süveyş üzerinde hiç “kilit” kullanmadan kanal projesini tamamlamıştı ancak deniz seviyesinden yüksekliği 26metre olan Gatun Gölü’ne kilit inşa etmeden ulaşmak mümkün olmayacaktı. Her ne kadar kurduğu şirketin sermayesi 300 Milyon Dolara ulaşsa da ve Paris’ten de maddi destek alsa da, bölgenin jeolojisini ve hidrolojisini yeterince incelememişlerdi. Eski dostlar; sivrisinekler, nem, sıcak, sarı humma, sıtma vb; yine peşlerini bırakmayacak ve yanlarında 22000 bin canı öbür dünyaya götüreceklerdi. Boşuna bölge şartlarının o kadar da fena olmadığını ispat etmeye kalktı tüm ailesini Panama’ya götürerek Lesseps. Sonunda tüm ailesini de bu topraklara kurban verecekti. 1881-1890 yılları böyle facialarla dolu geçti ve en sonunda şirket battı. Fransızlar kanal projesinden çekildiler.

Fransızların çekilişi Amerikalılar için eşi bulunmaz bir “iş (business)” fırsatıydı. Zaten konunun hassasiyetinin hep farkındaydılar ve hatta Nicaragua’da başka bir kanal açmanın peşindeydiler ne zamandır. Bölgede uğradıkları korkunç hezimet sonrasında Fransızlar yatırımlarını Amerikalılara satmaya hazırlardı. Ancak bu yapbozda ABD’nin planına uymayan bir etken vardı: Kolombiya… Bu satışa tamamen karşıydı ve Panama o tarihte hala Kolombiya’nın bir eyaletiydi. Ancak bu durum fazla sürmeyecekti. Bölge siyasetine ABD’nin karışmaya başlamasıyla devrimci görünüşlü bir askeri darbe ile Panama birdenbire 3 Kasım 1903’te Büyük Kolombiya’dan ayrılmıştır. Alelacele bu ülkeyi ilk tanıyan devlet de ABD olmuştur… Biz filmi buradan itibaren geriye sarmıştık. Şimdi ise ilerletme zamanı…

Yeni kurulan ülkenin para birimi Amerikan Doları ile bire bir eşitlendi ta ilk andan itibaren. Hala günümüzde USD kullanılıyor ülkede. Hatırı kalmasın diye kendi bozuk paralarını basıyorlar, adı da “Balboa”…! Bilmem bir yerden tanıdık geliyor mu? Kolombiya her ne kadar bölgeye askeri güç gönderse de, ABD Donanması karşısında pek bir şey yapamıyor. Panama’yı ancak 1921’de tanıyor ve olayı telafi etmek üzere ABD hükümeti Kolombiya’ya gülünç bir rakam olan 25 Milyon Dolar veriyor. Her zamanki kötü koşullara rağmen 1904’te başlayan çalışma, 1914’te bitiriliyor ve o yılın 15 Ağustos’unda Kanaldan ilk gemi geçiyor…

Panama Şehri’ne en yakın kilit sistemi olan Miraflores Locks’a gidiyoruz biz de. 5 Katlı gözlem terasının en üst katına çıkıyoruz ve devasa bir geminin seviye indirme havuzuna alınışına tanık oluyoruz. Bunun benim için inanılmaz heyecan veren bir deneyim olduğunu mutlaka belirtmem lazım. Çünkü gözümün önündeki teknoloji ve mühendislik harikası tek kelimeyle insanın nefesini kesiyor. 300metrelik gemiler kilit havuzlarında 8’er metre yükseltiliyorlar ya da aşağı indiriliyorlar. Bu seviye havuzları 3’er tane, Karayip tarafındakiler peş peşe, Pasifik tarafındakiler ise 2 kademe + 1 kademe olarak inşa edilmişler. Tamamen hidrolik şekilde işlediği için suyun varlığı son derece önemli. Bu yüzdendir ki kanalın çevresindeki yağmur ormanları koruma altına alınmış ve bu ormanlara gözü gibi bakmakta Panama Hükümeti.

Gözlem Merkezini gezerken kanalla ilgili bir takım teknik bilgiler, bunun yanında bir takım da ilginç bilgiler alıyoruz. Mesela geminin ağırlığına göre tespit edilen geçiş ücretinin ortalama 30000USD civarında olduğunu… Geçiş ücreti azami rekorunun 2001’de 200000USD ödeyerek geçen Fransız Kruvaziyeri Infinity’ye, asgari rekorun ise 1928 yılında 0.36USD ödeyerek 10 gün boyunca kanalı yüzerek geçen Richard Halliburton’a ait olduğunu! Kanalın 24 saat çalıştığını ve halihazırda kullanılan kilit sistemlerine paralel, tek kademeli ve sürgülü kapak sistemi kullanarak açılacak başka bir kilit sisteminin inşa edildiğini, dünyada Pilot’un geminin bütün kontrolünü ele aldığı tek kanal olduğunu yine Gözlem Merkezinde öğreniyoruz…

Benim için gezinin en büyüleyici kısmı ise şimdi başlıyordu. Can yeleklerimizi taktık ve bir hız motoruyla kanal alanına daldık. Devasa tankerlerin, taş kırıcıların, boru hattının yanından geçiyorduk. Yarım saat kadar ilerledikten sonra sakin bir bölgeye geldik ve burada Capuchin maymunu, iguana, cayman, howler maymunu gibi hayvanlar görmeye başladık. Bu yoğun cangılın biraz ötesinde makro bir ticaret ağı dönmekteydi, berisinde ise biz doğa ananın kucağında birazdan peşimize düşecek yerlileri düşünüyorduk belki de…!

C’EST FINI…

DİPNOT: Peki Amerikalılar Kanalın yönetimini kaç yıl ellerinde tuttular diye sorduğunuzu duyar gibiyim… Neredeyse bir asır…! 1999 yılında ABD Panama’daki askeri üslerini kapatıyor ve nihayet kanal yönetimi (ve gelirleri) Panama’ya geçiyor…

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK


26 Aralık 2012 Çarşamba

OKYANUSLAR ARASINDAKİ KISTAK: PANAMA BÖLÜM I


Zorlukla ilerliyordu, hava boğucu derecede sıcaktı… Nemden üzerindeki her şey vücuduna yapışmıştı. İçinden bu bilinmez topraklara geldiği güne küfrediyordu ancak başarma azminin önüne geçemiyordu! Şahsını ve krallığını zengin edecek bir yola baş koymuştu… Bu geçit vermez ormanların içinde, medeniyetten uzak yerliler tarafından öldürülmek en son isteyeceği şeydi. “Ha gayret” dedi kendi kendine, ardından kendisini takip eden tayfalarına örnek olmalıydı. Zaten bu zorlu yolculuk boyunca birçoğunu yerlilerle giriştikleri çatışmalarda kaybetmişti…  Çevresindeki tüm bu doğa, hayvanların büyük çoğunluğu, bu bataklık, tamamen yabancıydı ona. Kendisine dağların ardında altınla dolu bir ülkenin varlığından bahsedilmişti ve o günden beri tek derdi bu ülkeye ulaşmaktı! Bir tepenin eteklerine geldi ve gücünün son damlasıyla tırmanmaya başladı. Zirveye vardığı zaman gözleri sevinçle parladı! İşte oradaydı, uzak ufukta: Güney Denizi! (Pasifik Okyanusunun o dönemdeki adı) Tarih daha sonra bir not düşecekti: Vasco Nunez de Balboa, 25 Eylül 1513’te Pasifik Okyanusu’nu gören ilk Avrupalı olmuştur…

Otel odamda gözlerimi açtığımda müthiş bir sürpriz beni bekliyordu. Geceden açık bıraktığım perdelerin ardındaki camın arkasından gün doğuyordu. Gün mü doğuyordu? Bir dakika, Panama City’deyim, bu şehir Pasifik Okyanusu kıyısında, ben odamdan okyanusu görüyorum, Pasifik ardından nasıl güneş doğar? Yoksa başka bir yerde miyim? Bu başka bir okyanus mu? Sonra haritayı elime alıp iyice dikkatlice bakıyorum ve gülümsemeye başlıyorum! Tabi ya, bu ülkenin garip bir ters “S” şekli var, böylece okyanus da başkente göre güney-doğuda kalıyor… Bugüne kadar Pasifik kıyısındaki şehirlerde hep günbatımı izlemiştim, şimdi iyice yükselen güneşe bakıp heyecanla gülümsüyorum,  bugün harika bir gün olacak!

Vasco Nunez de Balboa Pasifik Okyanusu’nu ilk gören Conquistador (Fatih)’du, ancak o kıyıda bir yerleşim kurmaya yeltenmedi. Buna yeltenecek kadar gözü pek, cesur ya da şanslı olan kişi, yakınları tarafından “Pedrarias” diye bilinen Pedro Arias de Avila idi. Son derece kindar ve gaddar bir adam olan Pedrarias’ı tarih “Panama Şehri’nin kurucusu” olarak anacaktı. İlk icraatlarından biri de Balboa’nın başını vurdurmak oldu. O dönemler ortada dolaşan dedikodulara göre Güney Denizi’ne yapılacak keşif seferinin başında aslında Pedrarias varmış ancak Balboa’nın gerisine düşmüş, buna çok içerleyen Pedrarias da bir punduna getirip intikamını almış. Bahanesi de hazırmış: kızıyla nişanlı olan Balboa’yı o uzak diyarlarda bir yerli kadınla beraber görmüş ve ihanet suçundan işini bitirmiş… Hem ihanetle, hem de yerlilere karşı zalimlikle suçlamış Balboa’yı. Oysa yeri ve zamanı geldiğinde kendisi o zavallı yerlileri köpeklere yem etmekte saniye tereddüt etmeyecekti! İnsanoğlunun “para ve iktidar” hırsı tarihin her sahnesinde aynı şekilde acımasızdı…

Peşinde oldukları altını ve zenginlikleri bulmaları içinse birkaç yıl daha geçmesi gerekecekti. Ne zaman ki İnkaların ülkesine ulaştılar ve İspanya Kralı adına o topraklara el koydular, işte o zaman şana, altına ve zenginliğe gömüldüler! Peki bu zenginlikleri İspanya’ya nasıl götürdüler? İşte büyük sorunun büyük cevabı yazımızın geri kalan kısmında!

Panama dediğimiz yer, Amerikalar arasında ve Atlantik ile Pasifik Okyanusları ortasında kalan kıstak şeklinde bir ülkedir. Bugün dünya deniz ticaretinin nabzının attığı “Panama Kanalı”nın geçtiği Panama City – Colon arası mesafe sadece 80km’dir. Kanal zaten hali hazırda burada su yolu olarak kullanılan Chagres Nehri’nin iki tarafındaki toprak kazılarak ve her iki tarafta liman girişi ile kilit havuzları inşa edilerek oluşturulmuştur. Kanal yapılmazdan yüzyıllar öncesinde Peru’dan yüklenen değerli madenler Pasifik Kıyısı boyunca önce Panama Şehri’ne ulaşır, burada envanteri tutulduktan sonra karayoluyla Chagres Nehri Kıyısında kurulmuş olan “Venta de Cruces” adlı yerleşime götürülür, burada değerli kargo tekrar teknelere yüklenir, Karayip kıyısındaki “Nombre de Dios” Limanı’na kadar götürülür, buradaki son kontrollerden sonra Atlantik ötesi yolculuğuna çıkar ve son varış noktası olan İspanya’ya ulaşırdı… Bazen de ulaşamazdı! Çünkü böyle bir orantısız zenginlik başkalarının da dikkatini çekmişti: Korsanların! 1572 yılında daha sonra İngiliz Kraliyeti tarafından “Sir” ünvanıyla onurlandırılacak olan Francis Drake, Nombre de Dios Limanına saldırır ve yağmada öyle bir “vole” vurur ki, İspanya Kralı II.Felipe, ölüsü ya da dirisini getirene 20000 ducat (günümüzde yaklaşık 6,5Milyon Dolar) altını ödül vaat eder! İronik olarak yine bu sefer sırasında Francis Drake karadan Güney Denizi’ne yaklaşır ve yüksek bir ağacın üzerine tırmanıp Pasifik Okyanusu’nu gören ilk “İngiliz” olma ünvanını kazanır!

Korsan belası hiç eksik olmaz İspanyolların başından… Ancak belki de en büyük darbeyi 1671 yılında ünlü Gallerli Henry Morgan’dan yemişlerdir. Deneyimli korsan işini yarım bırakmamıştır ve malını topladıktan sonra tüm şehri bir güzel yakıp yıkmıştır! Bu yüzdendir ki ilk kurulan şehre “Panama Viejo”, 8 km ötesinde kurulan 17.yy şehrine de “Casco Antiguo” denmiştir…

Gel zaman git zaman, tüm Latin Amerika ülkeleri 19. yy başında İspanya’ya karşı verdikleri savaş sonrası egemenliklerini bir bir kazanmışlardır ve Panama da 1903 yılına kadar Büyük Kolombiya’nın (Simon Bolivar’ın “Birleşik Latin Amerika” rüyası) parçasıyken 3 Kasım 1903’te birdenbire devrimci görünüşlü bir askeri darbeyle bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsızlığı alelacele ilk tanıyan ülke ise Amerika Birleşik Devletleri olmuştur!

Şimdi “flashback”le başlayan bir film gibi hikayeyi biraz geriye saracağız… Çocukluğumdan beri sayılarla aram çok iyi olmuştur ancak şunu anlamak için basit bir matematik bilgisi de yeterlidir: Kaliforniya’da 1848’de altın bulunduğunda, “değerliye” hücum etmek amacıyla Doğu Yakasından Batı Yakasına seyahat eden on binlerce yolcu (“forty-niners”-1849 grubu) Panama üzerinden giderek yaptıkları yolculuğu üçte bire indirmekteydiler. Yolculuk zorunlu olarak “deniz” yoluyla yapılmalıydı çünkü karayoluna göre hem daha hızlıydı, hem de Kızılderili tehlikesi yüzünden kimse Amerika’nın iç eyaletlerinden geçmeye cesaret edemiyordu! Ve deniz tarafından kestirme yol Panama’dan geçiyordu. İkinci alternatif ise tüm Güney Amerika Kıtasını Horn Burnu’ndan dönüp kat etmek ve Kaliforniya’ya ulaşmaktı ki bu, yolu 14.000km uzatmak anlamına geliyordu!

Bu yüzdendir ki hemen hummalı bir çalışma başladı 1850 yılında ve 1855 yılında rekor sürede tamamlandı. Rekor süredeydi çünkü bataklıklar, timsahlar, sivrisinekler, kolera, sarı humma, sıtma gibi hastalıklar, korkunç nem ve sıcak çalışanların peşini asla bırakmıyordu ve milyonlarca dolar ve binlerce insan canı harcandıktan sonra “New York” kayıtlı bir Amerikan Şirketinin girişimi sonucu dünyanın ilk “Okyanuslararası Demiryolu Hattı” olan Panama Railroad açıldı!
TO BE CONTINUED….
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

16 Aralık 2012 Pazar

KAHVE’NİN KOSTA RIKA’YA YOLCULUĞU


2012 yılının ilk ayında  yaptığım seyahat Etiyopya’ya olmuştu. Son ayındaki seyahat ise Kosta Rika’ya. Bu bana başka bir şeyin yolculuğunu da hatırlattı: kahvenin! Addis Ababa’da, ülkenin Starbucks’a rakip yerel kafeterya zinciri Kaldi’s Coffee’de acı kahvemi yudumluyorum… Birden ada takıldım, “Kaldi”. Hani şu ünlü hikaye vardır, 9. yy’da yaşamış Ethiyopya’lı keçi çobanınınki… Keçilerinden bazılarının neşeyle, çok canlı hareket ettiğini gözlemler ve onları takip edince ağaçta yetişen kırmızı yemişleri yediklerini fark eder... Kaldi’nin memleketi yüksekçe yaylalar üzerinde kurulmuş olan “Kaffa” idi ve yüzyıllar sonra dünya üzerinde yetiştirilen “coffea arabica” bitki çeşitlerinin hepsinin de anavatanı olacaktı!

Kaffa’dan çıkıp Arap Yarımadası’na ulaştı önce kahve. Öyle ki kahveyi ilk olarak işleyip içmeye başlayanlar Yemen’deki Sufi tarikatı mensupları olduğu için, bu içecek uzun süre “Müslüman içeceği” diye koyu Ortodoks Ethiyopya Kilisesi tarafından yasaklanmış ve ancak 19. yy sonu II.  Menelik döneminde tekrar yasallaşmış. Burada da efsanevi bir hikayesi var (Paris Milli Kütüphanesindeki eserler arasında bulunan Abd-El-Kadr’in kitabına göre): Hastaları mucizevi bir şekilde dua yoluyla iyileştirme yeteneği olan Şeyh Ömer, bilinmeyen bir nedenden ötürü memleketi Mocha’dan sürgüne gönderilir. Civarda bir mağarada yaşamaya başlayan ve açlıktan neredeyse ölecek hale gelen Ömer, bir ağaçta yetişen kırmızı yemişleri yemeye çalışır. Çiğnedikçe bunları biraz acımtırak bulur ve hemen kavurur onları. Kavurunca sertleşirler, yumuşatmak için de kaynatmaya koyulur. (O yoklukta tüm mutfak araç gereçlerini nereden bulduğu da muammadır!) Kaynatınca güzel aromalı, çok lezzetli, kahverengi bir sıvı çıkar ortaya! Ve Ömer’i günlerce son derece zinde ve “tok” tutar. Mucizevi içeceğin ünü Mocha (Muha)’ya ulaşınca Ömer geri çağırılır ve aziz ilan edilir…

Malum olduğu üzere günümüzde Mocha tüm modern kafeteryalarda satılan, espreso, çikolata şurubu, süt ve kremadan oluşan bir kahve çeşidiyken, 15.yy’da Yemen’in en önemli liman şehriydi. Ve bu şehirden önce Arap Yarımadası’na ve daha sonra Mısır, Ortadoğu, İran ve Anadolu coğrafyalarına seyahati başladı kahvenin. Muhabbetle yenmiş bir yemeğin ardından bir acı kahveyi servis etmekte geç kalan garsona kinayeyle: “Yemen'den mi geliyor?” diye sormak da pek yanlış olmuyor bu durumda! Hakikaten de bu uzun yolculuğun İstanbul kısmını  Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapmıştı kahve. Refakatçisi ise onu çok seven Yemen valisi Özdemir Paşa’ydı.

Bir defa sıcak denizlere ulaşmıştı, bundan sonraki istikameti Akdeniz Dünyası olacaktı. Tabi bu coğrafyada en tecrübeli tüccarlar olan ve Osmanlı’yla sıkı fıkı ilişkileri sayesinde, Venedikliler fırsatı kaçırmadılar. Avrupa’daki ilk kahvehane 1645’te Venedik’te açılmıştır. Bu kahvenin Avrupa’ya denizden yolculuğuydu. Karadan yolculuğunu ise hepimiz biliriz: 1683’teki II. Viyana Kuşatması kaldırıldığı zaman Osmanlı’nın gerisinde bıraktıkları arasında çekilmemiş kahve çuvalları da varmış. Viyanalılar önce bunu deve yemi (ya da keçi pisliği) zannetmişler. Esir düşen yeniçeriler (ya da oraya İstanbul’dan göçmüş bir Ermeni, ya da Kahraman Kulczycki) tarafından Viyanalılara ne olduğu ve nasıl hazırlandığı öğretilince, 17.yy’ın son yıllarında birbiri ardına kahvehaneler açılmıştır Viyana’da da…


17.yy’ın büyük emperyal gücü olan Hollanda’nın Doğu Hindistan Kumpanyası’nın işe el atmasıyla kahve, yolculuğunun boyutunu değiştirdi. Artık başka diyarlarda yetiştirilmek üzere götürülüyordu bir yerden bir yere ve her yeri öyle sevip de hemen gelişip gürleşemiyordu. Daha sonra “kahve kuşağı” olarak adlandırılacak oğlak ve yengeç dönencelerinin arasında kalan tropikal bölgelerdeki yüksek toprakları seviyordu. Hele bir de yanardağ eteklerini iyice seviyordu! Böylelikle Java ve Seylan’dan alınan ilk mahsüller 1711 yılında Hollanda’ya ihraç edildi…

Ne ilginçtir ki 1812 İngiltere – Amerika Savaşı sırasında, Amerika’ya çay ihracatını kesen İngiltere’nin bu tutumuna karşılık Amerikalılar kahveye karşı bir zevk geliştirmişlerdir ve ABD bugün yazımızın başkahramanının en çok sevilip tüketildiği ülke olmuştur.
Latin Amerika dünyasına ise ilk defa 1727’de Brezilya’da tanıtılmıştır. Ancak ciddi olarak üretime geçilmesi 1840’ları bulmuştur. 2.874.000 tonluk ihracatıyla Brezilya kahve üretiminde açık ara önde gitmektedir. Bazı kaynaklara göre petrolden sonra en çok ticareti yapılan mal olarak üretildikleri ülkelere faydası tartışılmazdır…

Gelelim son durağımız Kosta Rika’ya… 1823 yılında tüm Orta Amerika ülkeleri gibi İspanya Krallığı’ndan özgürlüğünü kazandığında, düşük nüfuslu, son derece fakir, açlıktan kırılan, zavallı bir ülkeydi Kosta Rika. Hatta bağımsızlığını kazandığından bile bir ay sonra haberi olmuştu(!) Amerika’dan diğer ülkelere ihraç malları genel olarak pamuk, et, deri, hayvan yağı, tütün gibi şeylerdi. O yüzden hiçbir yerde olmayan bir şey getirip ekonomiyi hızlandırmayı amaç edindiler ve en sonunda kahvede karar kıldılar. Ülkenin tropik yapısı, iç bölgelerdeki yükseltiler ve belki de en önemlisi volkanlarla dolu olması verdikleri kararı sonuna kadar haklı çıkardı. Kahve export gelirleriyle Kosta Rika ekonomisi gerçek anlamda bir patlama yaptı!

Otobüsümüzle kilometreler boyunca uzanan kahve ağaçlarının arasından geçtikten sonra Doka Estate adlı 3 kuşaktır bu işi yapan bir üreticinin çiftliğini geziyoruz. Son derece ilginç bilgiler veriyorlar bize. Öncelikle kahvenin iki ana cinsinin; %70 oranında üretilen arabica ve %30 üretilen robusta; olduğunu öğreniyoruz. Arabica robusta’ya göre daha az asitli ve aroması daha fazlaymış. Kafein oranı da robusta’ya göre daha azmış. Bu yüzden arabica damak tadına daha uygun bulunuyor.

Kosta Rika’da üretilen bütün kahveler arabica(ve laf aramızda enfesler!). Yetiştikleri yükseklik 800-2000metre arası. Kahve her yağmurlu dönem sonrası çiçek açıyor. (Kosta Rika’da Mart sonu-Aralık başı arası yağmurlu sezon) Yeni çiçek açmış kahve yasemin gibi kokuyormuş… 9 ayda da olgunlaşıp meyve veriyor. Tipik bir arabica ağacı yaklaşık 5kg meyve veriyormuş. Hasat zamanı her yerden gelen sezonluk işçiler tam 13 kiloluk özel sepetlere topluyorlar meyveleri. Günde yaklaşık 30kg topluyorlar. Bu oldukça zahmetli bir iş çünkü dallardan tek tek toplanıyor ve arada yeşil kalmış meyveleri de ayırıp toplamamak gerekiyor. 13 kiloluk meyve sepetinden 3kg kahve elde ediliyor ve 13kiloluk sepet için işçiye 2USD ödeniyor…

Toplanan meyvelerin bundan sonra “makine” ile ilişki süreçleri başlıyor. Önce makinede derisi ayıklanıyor. Daha sonra içine atıldıkları makine suyla dolunca, alta çökenler en iyi kalite olanlar. Bunlar genelde export için ayrılanlar. Üstte yüzenler ise ülke iç tüketimine gidiyormuş. Bunu duyan bizler şaka yollu bir serzenişte bulununca, “merak etmeyin üstte yüzenlerin %30’u da iç tüketime ayrılır” diyerek “burjuva vicdanımızı” rahatlatıyorlar! Derisinden ayrılan meyvenin üzerinde şeker içeren jelimsi bir sıvı oluyor. Bundan kurtulması için de fermentasyon havuzlarına bırakılıp 36 saat boyunca fermente olması ve şekerden arınması bekleniyor. Sonra güneşte açık havada ortalama 5 gün boyunca kurutuluyor. Bu esnada bir işçi 40 dakikada bir gelip kahveyi karıştırıyor. Kuruduktan sonra kilerlerde çuval içerisinde 3 ay bekletiliyor ve sonra da dünyanın her tarafına ihraç ediliyor. İhraç edilecek kahve kavrulmadan, yeşil halde gönderiliyor. Paketlenecek kahve ise zevke göre 17-19 ve 20 dakika kadar kavruluyor.

Çiftliği gezdikten sonra her çeşit kahvenin tadına bakıyoruz. Nefis kahveleri yudumlarken aklıma neler gelmiyor ki: Dans eden keçiler, Kaldi Coffee’nin Starbucks’a kafa tutuşu, tüm gün boyunca çalışıp günde 5 dolar kazanan işçiler, 19.yy’ın kahve baronları ve elit sınıfı, savaşta çay yokluğundan kahveye alışan askerler, keçi pisliğiyle dolu zannedilen çuvallar, Yemen Mevlevihaneleri… Belki de boşuna dememişler: Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır diye…

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK