15 Nisan 2013 Pazartesi

TE AMO PERU!


İspanyol Conquistadorlar Yeni Dünya’yı keşfettikleri, daha önce hiç bilinmeyeni ve duyulmayanı ortaya çıkardıkları 16. Yy başında; konuşlandıkları Panama’nın da güneyinde bulunan, altın zengini bir ülkeyle ilgili anlatılan efsanelerle büyülendiler.
Bu ülke bugün olduğu gibi, o zamanlarda da gerek toprağıyla, gerek insanıyla, gerek doğal zenginlikleriyle son derece orijinal bir ülkeydi. Yerel bir yöneticinin adı olan Biru, zamanla Peru’ya dönüştü ve bu olağanüstü topraklara mal edildi.
Conquistadorların başı olan Francisco

Pizarro, 1532’de 169 kişilik bir birlikle Cajamarca’da İnka Kralı’nı bozguna uğrattı ve 1821’e kadar sürecek olan İspanyol Hakimiyetinin yolunu açtı böylelikle… Vardığı ülkenin, son derece köklü bir tarihi vardı; MÖ 3000’lere dayanan geçmişi ile kompleks medeniyetler arasında Norte Chico en eskisi idi. Sonrasında Cupisnique, Chavin, Paracas, Mochica, Nazca, Wari, Chimu ve en nihayetinde İnka Medeniyetleri bu kadim kültürün belli başlı diğer üyeleri olacaklardı.

İspanyolların bölgeyi fethiyle beraber başlayan koloniyal dönemde, bu kendine özgü yerel kültür, Avrupalı öğelerle ve kişilerle karışıp kaynaşarak ortaya melez bir kültür çıkaracaktı. Sonrasında ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamak amaçlı Afrika Kıtası’ndan getirilen siyahlar ve yüz yıllar sonra, 1850’lerde Çin’den gelen göçmen işçilerle Asyalı bir minör kültürü de potasında eriten Peru’nun yerel zenginlikleri kendini her alanda gösterecekti: mimari, demografi, gastronomi, müzik gibi…
Yüzölçümü bakımından Türkiye’nin bir buçuk katından biraz fazladır, nüfusu ise yaklaşık ülkemizinkinin %40’ı kadardır. Toprakları net bir şekilde üç ekolojik bölgeye ayrılır: Costa dedikleri yarı çöl görünümünde Pasifik Kıyısı, Sierra dedikleri And Dağları sistemi ve dağlar ardında kalan, Amazon Havzasının uçsuz bucaksız yeşilliğiyle, Selva dedikleri ormanlık alan. Ülkenin yarısından biraz fazlasını bu ormanlık alan oluşturur ancak yaşamaya çok da elverişli değildir… Ülkenin enlemlerinden dolayı kıyı bölgelerinin tropik özellik taşıyacağını düşünürseniz yanılırsınız: çünkü Güneyden

, Antarktika’dan gelen soğuk Humbolt Akıntısı tüm iklimi etkiler ve yüksek sıcaklıkların önünü keser. Bununla birlikte Peru kıyılarına bereket yağdırır; ülke, deniz ürünleri açısından dünyada ilk sıralarda gelmektedir. Ancak çöl görünümlü sahil şeridi ve sadece mevsimsel oluşan nehirler de kıyıyı insan yaşamına pek elverişli kılmaz… Geriye bir tek dağlar kalır! Peru halkı İspanyollar gelip başkent Lima’yı kurana kadar yükseklerde, kendilerine bereket bahşettiği için kutsal saydığı vadilere yakın yerlerde kurmuş şehirlerini. Dünyanın büyük çoğunluğundaki coğrafyalarda hiçbir şeyin yetişmeyeceği irtifalarda onlar kah düz alanda, kah yamaçları taraçalandırarak yüzlerce çeşit patates, yüzlerce çeşit mısır, quinoa, kabak, qaniwa gibi gibi mahsülleri üretmişler. Kendilerine yiyecek sağlayan bu yerlere yakın yüzlerce şehir kurmuşlar ki, Hiram Bingham’ın Machu Picchu’yu 102 yıl önce keşfinden sonra nice maceraperestin hayalini süslemiş And Dağları arasında saklanan bir Kayıp Şehri bulma ayrıcalığı…!

Tüm bunlar ve burada sayamadığım onlarca öğe; gezgini bu zengin topraklara, karşı konulmaz bir cazibeyle davet etmekte: Lima’daki Larco Herrera Müzesi’nde eski medeniyetlerin izlerini

sürmek, Beyaz kent Arequipa’daki koloniyal mimariyi hayranlıkla izlemek, İnkaların başkenti Cusco’da And yerlileri ile tanışmak, belki de Amerikaların en güzel kentinin poligonik duvar örgülerine bakıp o sonu gelmez: “bunu nasıl yaptılar?” sorusunu sormak, ufacık bir Cessna uçakla Nazca Çizgilerinin üzerinde uçup uzaylıların varlığından kuşku duymak, totora sazlarından yapılmış bir tekne ile 3800 metre yükseklikteki Titikaka Gölü’ndeki Uros Yüzer Adalarına yanaşmak, zampona ve quena gibi And flütlerinden “El Condor Pasa”yı dinlemek, Paracas’tan bir hız motoruna atlayıp Ballestas Adaları’nın faunasını görmek, Amazon’a şöyle bir uzanmak, Kutsal Vadi’nin nimetlerine tanık olmak ve tıngır mıngır giden bir trenle yapılan yolculuk boyunca bize eşlik eden Urubamba Nehri’nin bizi en sonunda götüreceği Machu Picchu’da, ölümlü dünyada keyfini sürebileceğimiz en güzel manzaralardan birini görmek için Peru’ya gitmek gerekir…!

TE AMO PERU!

15 Nisan2013 akşamı Pera Palas Otelinde, Peru'nun Turizm Kurulu "PromPeru" tarafından verilen konferansta,  FEST Travel adına yaptığım kısa sunum...











11 Mart 2013 Pazartesi

BEAGLE KANALI’NIN KIYISINDA… BİR PATAGONYA HİKAYESİ


Beagle Kanalı’nın kıyısındayım, o meşhur Patagonya rüzgarı yüzüme, vücuduma ve ruhuma işliyor… Şiddetle estikçe ne gam kalıyor, ne tasa. Günlük dertlerimin tam 14.000 km uzağındayım, elimde bir Malbec şişesi ve su bardağıyla.

Uzağa, ufka doğru baktıkça çetin hikayeler aklıma geliyor, hemen hepsi de denizcilikle alakalı. Haritaya baktığınız zaman rastladığınız adlar pek de büyük şeyler vaat edici değil bu coğrafyayla ilgili olarak: “Bahia Inutil” (İşe Yaramaz Koy), “Puerto de Hambre” (Açlık Limanı), “Seno Ultima Esperanza” (Son Ümit Boğazı)… arkalarında bıraktıkları hikayelerin akıbetini kısaca özetliyorlar ironik bir şekilde aslına bakarsanız! Devamlı olarak açık denizi aramanın çoğunlukla trajik sonuçlanan öykülerinden baki kalan adlar… Biraz daha otursam sanki parçalanan karavel gövdelerinin sesini duyacak gibiyim!

Biraz kuzeyim Macellan Boğazı, biraz güneyim ise Horn Burnu. Ferdinand Macellan belki de kendisinin bile tam olarak ne yaptığının farkında olmadığı o efsanevi seferini gerçekleştirirken, buraları ilk olarak gören Batılı ünvanını da alıyordu aynı zamanda. Kendi adını taşıyan boğaza 1 Kasım 1520’de girmişti ünlü kaptan 5 gemilik filosuyla. Uzaktan, yerlilerin yakmış olduğu ateşten tüten dumanları görünce “Tierra del Humo” (Duman Toprakları) adını vermişti güneyindeki topraklara… Ancak Ana Kıtada, onun yolunu gözleyen ünlü kral Şarlken “Duman çıkan yerde ateş de vardır!” diyerek nihai adını vermiş bölgeye: Ateş Toprakları. Sonra karşılaştığı koca ayaklı Tehuelche yerlilerine “Patagones” (Koca Ayaklılar) demiş ve onların yaşadığı topraklara da “Patagonia”…

Gümüş, altın, şan, şöhret, mevki hırsı ve kahramanlık hayalleriyle gözü dönmüş bir neslin hikayesi biraz da bu topraklar. Punta Arenas’ın Limanı’nda o 5 gemilik filodan seferi tamamlamayı başaran 2 gemiden biri olan Victoria’nın bir kopyasını görmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor! Bilinmezlikler içinde, hiçliğin ortasında, su üzerinde geçen günler, aylar ve en nihayetinde yıllar! Hemen Stefan Zweig’in Macellan hakkında yazdığı o müthiş kitabın girişi geliyor aklıma: “İnsanlığın büyük kahramanlıklarında hep inanılmaz bir şey vardır, çünkü ortalama dünyevi ölçülerin çok üzerindedirler; ama insanlık kendine olan inancını onların inanılmaz başarıları sayesinde geri kazanır.”

Onların başarılarına yatırım yapan, Avrupa’nın en dibinde izoleliğiyle baş başa kalmış iki ülkenin, 1494’te Papalığın da rıza gösterdiği, Tordesillas adlı bir yerde imzalanan bir anlaşmayla Dünyayı aralarında paylaşmalarıyla başlamıştı her şey. İber Yarımadası’ndan çıkanlar daha Batıya doğru, İber Yarımadası’nda kalanlar ise gidenlerin geri döneceği belirsiz bir ufka doğru gözlerini dikmiş, beklemektelerdi… O belirsiz ufka doğru salınıp durmuştu pek çokları, artlarında ihanetlerle, zorluklarla, ümitsizliklerle ve hatta gani gani ölümlerle bıraktıkları hikayelerle… Hatta öyle ki, İngiliz korsanlardan son derece rahatsız olan İspanyolların yaptığı başarısız bir ekspedisyondan hayatta kalmayı başaran tek kişiyi (Sarmiento de Gamboa) bir İngiliz korsan filosu tekrar Avrupa’ya götürmüştü! Tarihin insana bahşettiği sayısız ironiden biriydi… ve kahramanlıklar kan dökerek kazanılıyordu çoğunlukla!

Bu salınma Macellan bu boğazdan geçtikten birkaç yıl sonrasına kadar sürecekti, ta ki yeni yeni fethedilen Meksika ve Peru’dan “gümüş ve altın” şıngırtıları gelene kadar… “Quinta Real” (Kraliyet Payı: Quinta = Yüzde yirmi) kral içindi ve Şarlken tüm bu zenginliği ezeli rakipleri Osmanlı İmparatorluğuna ve yeni yeni oluşan Protestan Kilisesi’ne karşı üstünlük elde etmek için harcayacaktı… “Pampa Patagonica” denen bu yarı bozkır topraklardan ise aynı şıngırtıların gelmeyeceği anlaşılınca, bu topraklar tekrar kaderine bırakılacaktı: Sonsuz bir sessizliğe…

Sessizliği bozan yine altının sesi olmuştu tam 300 yıl sonra… Ses bu sefer Pasifik tarafının kuzeyinden, California’dan gelmekteydi. Yeni ümitler; ancak o eski bilindik zengin olma hayalleri içinde; çoluğu, çocuğu, yetişkini, kadını, erkeği gemilere doluşmuşlar, göç etmektelerdi. Gemiler bu sefer bambaşka bir nesli taşımaktaydı bilinmeyen topraklara… Kimisi şu an bulunduğum Beagle Kanalı’nın kuzeyindeki Macellan Boğazı’ndan, kimisi ise güneydeki Horn Burnu’ndan dönerek okyanuslar arası ve okyanuslar ötesi destansı yolculuklarını yapmaktalardı… Bu dönemdeydi, yerleşimler oluşmaya başlamıştı ve bu dönemdeydi ünlü Şilili yazar Luis Sepulveda’nın dediğinin yapılanması: “Binaların işlevsel özelliği o zamanlardan kalmadır. Birinin temel işlev olmak üzere ikişer işlevi vardır: Binalar, hem bar hem hırdavatçı; hem bar hem postane; hem bar hem cenaze malzemeleri dükkanı görevi görürler…”

Beagle Kanalı’nın kıyısında gözlerimi kapadım, rüzgar hiç de öyle hafiften esmiyor. Resmen insanlığa meydan okuyan bir rüzgar bu! Hayal ediyorum, henüz California’dan altın sesi gelmeden önce; 1830’ların başlarında; majestelerinin gemisi HMS Beagle geçmekte tam önümden… Amaç Patagonya’nın hidrografyasını incelemek. Beagle’ın bölgeye ikinci seferi bu, birincisinde belki de bölgenin sonsuz ıssızlığı ve genişliğinden dolayı büyük bir depresyona giren Kaptan Pringle Stokes’un önce 14 gün boyunca kendisini kamarasına kilitleyip daha sonra intihar etmesi sonrasında kumanda Kaptan Fitz Roy’a geçmiş. İkinci sefer içinse Kaptan Fitz Roy doğa bilimcisi olarak Charles Darwin’i davet etmiş. Beagle’ın güvertesinde geçen 5 koca yıl sonrasında Evrim Teorisini geliştirmiş Darwin…

Bir daha birisi size “Çok daraldım, biraz kendime ait bir alana ihtiyacım var” diye dert yandığında ona “Patagonya”yı önerin… Kimilerinin baktığında “burada bu kadar ne var ki” dediği, kimilerinin ise sonsuz boşluğa kendisini öylesine bırakıp, ruhunu doldurduğu; kelimelere dökülemeyen, sadece ve sadece 5 duyunuzla algılayabildiğiniz, rüzgarın ruhunuza dahi işlemesine izin verdiğinizde tanıyabildiğiniz, “dünyevi ölçülerin çok üzerinde”, büyülü bir coğrafya burası…





20 Şubat 2013 Çarşamba

HİNDİ’NİN UZUN YOLCULUĞU


LÜTFEN AŞAĞIDAKİ YAZIYI AŞAĞIDAKİ ŞARKI EŞLİĞİNDE OKUYUNUZ :)))

Hindi hindi, canım hindi, kim verdi sana İngilizce dilinde vatanımın ismini? Neden hem Türkiye “Turkey” hem de sen, caanım hindi, “turkey” olmalıydınız? Yok muydu başka yolu, sana verselerdi başka bir ad, geçilmeseydi dalga böyle bizimle kat kat…

Hindi: -“Bre deli rehber, bilmez misin sen, bana başka ad takmışlardır diğer dillerde. Bilmez misin ben nereden gelip dağılmışımdır dünya mutfaklarına? Tüylerimi yolmaya başlamazdan önce kah noel kah thanksgiving yemekleri için, Orta Amerika’nın kocaman, güzel bir kuşuydum ben… Yukatan yerlileri en az 2000 yıl önce ehlilleştirmişlerdi beni, hoş bir elime geçse o yerliler, ne yapacağımı biliyorum onlara ama hadi neyse… Aztekleri hiç saymıyorum bile, beni o düzenbaz  Tanrı Tezcatlipoca ile neden özdeşleştirdiklerini hiç anlayamamışımdır! ”

Ah hindi, güzel hindi, canım hindi, sen de oldun o obsesif Cenovalı’nın inadının kurbanı. Tutturdu ben Hint Adalarına vardım, ben Hint Adalarına vardım diye, koydular sonra  Karayip Adalarına “East Indies” diye isim… Her daim çıkarını arayan İngilizler geldi sonra, gerisini sen anlat istersen…

Hindi: -“16.yy’da İngiliz oğlu İngiliz denizci William Strickland bizi götürdü ilkin vatanına. Hatta aile armasına bizim ibiğimizi koydu ki bize bu hareket biraz komik gelmişti… Ancak bilirsin, denizcilikte transshipment denen bir mefhum vardır. Sonrasında biz böyle bir ticaret metası haline gelince dağıtımımız Cenova üzerinden yapılmaya başlandı. Cenova’ya East Indies’den geldiğimiz için siz Türkler bize dediniz Hindi ki size Hindistan’ı çağrıştırıyordu… Yeni kıtadan gelen akrabalarım daha sonra İngiliz halkına “Turkey Merchants” diye bilinen “Levant Company” şirketi tarafından ulaştırılıyordu. Bu sebeptendir ki levantenler İngilizce’de “Turkey merchants” (Hindi tüccarları) olarak da anılmaya başlandılar. Türkler getirdiği için de bu yeni kuşun adına halk “Turkey bird” (Türk kuşu) ya da “Turkey cock” (Türk horozu) demeye başladı. Alınacak bir şey yok yani…”

Ah hindi, güzel hindi, canım hindi, nasıl da karizmatiksin, ne de güzel bir hikayen var…!
Hindi: “De get, bak dalga geçme, yolarım!”


19 Şubat 2013 Salı

BİR PERİ MASALI: SALZBURG


“Hadi ver elini bana ve kapat gözlerini… Biliyorsun (neredeyse!) asla yalan söylemem ben, birazdan ölümlü dünyada görebileceğin en güzel manzarayı sereceğim ayaklarının altına! Hazır mısın? At adımını asansörden dışarı… Bir, iki, üç… Bir basamak çıkacaksın, dikkat et! Şimdiiii…. aç gözlerini!”

Aşağıda bir anda beliren görüntü Avrupa’nın en güzel Barok Şehirlerinden biriydi. Bizim içinse bir çift gündür yaşadığımız bir peri masalıydı. Bu peri masalının adı “Salzburg’du”. 150 bin kişilik nüfusuyla Avusturya’nın dördüncü büyük şehriydi. Alp Dağları’nın eteğinde, Almanya sınırında, başkent Viyana’nın 270km uzağındaydı. Adının anlamı: Tuz Kalesi idi, çünkü daha kimseler tarafından fethedilmemişken, hala bir Kelt yerleşimiyken yakınlarındaki Hallein’in zengin tuz madenleri sayesinde ticaret rotalarının tam ortasına yerleşmişti. Birinci yüzyılda Romalılar bölgeye hakim olduklarında şehre “Juvanum” demişlerdi. İmparatorluk yıkıldıktan sonra ise Barbarlar tarafından yağmalanmıştı ve en sonunda terk edilmişti. Bu terk edilmişlik sekizinci yüzyılın başına dek sürmüştü ve en sonunda Frankonyalı bir rahip olan Rubert, şehirdeki ilk manastır olan St. Peter’i kurmuştu…


Üst üste açılan manastırlardı bu şehrin köklü müzik geleneğini oluşturan en önemli ve öncü öğe. Ayinlerdeki koroların dini müzikleri, geceleri yatmadan önce çeşitli mezheplere mensup keşişlerin derinden söyledikleri ilahilere karışıyordu. Tüm bunlara coşkun çan sesleri ekleniyordu ve şehir kilise odaklı, dini bir prensliğin merkezi haline geliyordu yavaş yavaş… En sonunda 1228 yılında Habsburg Hanedanlığı’ndan Rudolf, daha sonra ardıllarının Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı olacağı bir Başpikoposluk kurarak, güç dengesinin devamlı olarak ara sıra dış etkenler tarafından zorlanacağı bir düzen getirdi. Bu düzen, sayısız Rahip-Prensler tarafından yüzyıllar boyu sürdürüldü. Ta ki 1802’de Paris Antlaşmasıyla düzen sekülerize edilene kadar… Sonrasında ping- pong topu gibi bir Avusturya, bir Bavyera ellerine geçse de şehir, en sonunda maçı kazanan taraf Avusturya oldu.

Karşımızda Hohensalzburg Kalesi tüm ihtişamıyla durmakta. Gururla: “Roma Castrum’u temellerimin altındadır. 1077’den itibaren kademeli bir biçimde inşa ettiler beni, Mönchsberg  Dağı üzerinde, Avrupa’nın en yüksek Kalelerinden biri olan cüssem devamlı olarak kuvvetlendirildi. Ne savaşlar gördüm; Papa ile Avusturya arasındakinden tutun, 30 Yıl Savaşlarına kadar; en son Naziler kullandı beni ancak asla fethedilmedim!” dediğini duyar gibiyim… Aşağımızda ise, usul usul akan Salzach Nehri (Tuna’nın bir kolu),  şehri Altstadt (Eski Şehir) ve Doğu Yakası (Yeni Şehir) olarak ikiye ayırmakta.

Yeni şehre damgasını vuran Mirabell Sarayı ve Bahçeleri bana çocukluğumda çok severek izlediğim “Sounds of Music” filmini hatırlatıyor. Bahçedeki çeşmenin etrafında sanki Maria Von Trapp’la el ele tutuşmuş “Do a deer a female deer” diye bağır çağır şarkı söylerken, sarayı Yahudi metresiyle rahat rahat aşk maceralarını yaşayabilmek için 1606’da yaptırmış olan iffetsiz Rahip-Prens Wolf Dietrich’in sinirle bizi kovaladığını hayal ediyorum. “Seni pis ihtiyar” diye bir yandan kaçıp bir yandan ona laf atarken, havanın bu kadar güzel olmasına dua ediyorum. Çünkü bu şehir çoğunlukla yağmurlu, gri havasıyla insana kasvet verebiliyor. Oysa böyle güneşli havalarda onlarca defa daha muhteşem şehir!

Asma köprüden yürüyerek Altstadt’a varıyoruz ve ünlü Getreidegasse Sokağı’na atıyoruz kendimizi. Bu güzel sokağın ferforjeden yapılma dükkan tabelalarına ve binalar arasına gizlenmiş romantik pasajlarına bayılıyoruz. Şehir, eski düzenini kaybettikten sonra zamanla sefalet yüzünden batık bir hale gelmişti, ta ki eski çocuğu Wolfgang Amadé Mozart’ı hatırlayana kadar… Sadece onun adı, milyonlarca turisti zaman içinde şehre çekmeye yetmişti ve bugün yılda 5 milyon kişi Salzburg’u ziyaret etmekteydi! Bu sokaktaki 9 numaralı evde, 27 Ocak 1756’da doğmuştu dahi müzisyen. Müzeye dönüştürülen ev, en çok ziyaret edilen yerlerin başında geliyor günümüzde.

Yürümeye devam ediyoruz ve ayaklarımız bizi Festpielhaus (Festival Binası) önüne getiriyor. Burası eski “Saray Ahırları” yerine modern tarzda düzenlenerek inşa edilmiş bir festival alanıydı. Birbirimize anlamlı bir şekilde bakıp gülümsüyoruz çünkü dün akşam burada bir mucize gerçekleşmişti. Dün akşam burada dünyaca ünlü sanatçılardan “Yaz Müzik Festivali” kapsamında muhteşem bir opera izlemiştik! Öncesinde Café Tomaselli’de kahvemizi yudumlayıp şehrin ünlü tatlısı “nockerl”ın tadına bakmış ve sonrasında zarif bir şekilde giyinmiş süslenmiş onlarca insanın arasından geçerek biz de salonda yerlerimizi almıştık. O salondan çıktıktan sonra ise sanatçıları otellerine götürmek üzere kortej halinde önce at arabaları, daha sonra modern teknolojinin ürettiği en lüks arabaların önümüzden geçip gitmesini izlemiştik. Gazeteciler sokağın karşısından durmadan deklanşöre basıyor, tuvaletli hanımlar, smokinli beylerin kollarına girmiş neşeyle bir yerlere dağılıyorlar. Bazılarıysa o pahalı kıyafetleriyle basit bir bankın üzerine oturmuş, bira siparişi verip temsilin eleştirisini yapmaktalar. Biz de bir “biergarten”ın banklarına oturup schnitzel ve bira siparişimizi verdik. Bir anda bastıran yağmura aldırmadan da yemeye devam ettik!

Kökenlerinin manastır yaşamına dayandığını belirttiğimiz Salzburg müzik geleneği yüzyıllar boyunca güçlenerek günümüze kadar gelmiş. Tarih boyunca bu geleneğe katkıda bulunmuş birkaç isim saymak gerekirse, öncelikle Hermann adlı bir 14.yy Benedikten Rahibiyle başlayabiliriz. Latince ve Almanca dillerinde yazdığı şiirlere seküler olsun, dini olsun polifonik ezgiler ekleyen ozanların başında gelmiş. Sonrasında 15.yy’ın ozan-müzisyenlerinden Oswald von Wolkenstein, ortaçağın konusunda en tanınmış isimlerinden biri haline gelmiş. 1424’te Salzburg Sarayı’nda görev almış. 16.yy’la birlikte Rönesans’ın etkileri Salzburg’a da ulaşmış ve Rahip-Prenslerin desteğiyle polifonik müzik en şaşalı günlerini yaşamış bu dönemde.

Leopold Mozart (1719-1787) için ise ayrı bir paragraf açmak gerekmektedir. Başarılı bir besteci, mükemmel bir viyolinist, son derece yetenekli bir öğretmendi. Salzburg saray kurumuna 1743’te girmiş ve 1757’de Saray Bestekarlığı, 1763’te ise Yardımcı Kapellmeister’lığa kadar yükselmiştir. Ancak bu noktadan sonra beste yapmayı bir kenara koymuş ve çocuklarının kariyeriyle ilgilenmiştir. Boynuz kulağı geçmiş ve en yetenekli çocuğu Wolfgang Amadé Mozart babasını hep gölgede bırakmıştır. 35 yıllık hayatına yüzlerce beste sığdırmıştır Salzburg’un altın çocuğu... Öyle ki şehir günümüzde bile Mozart’ın yaratmış olduğu ünden hayli yararlanmaktadır. 1841 yılında ana ilgisi  Mozart’ın hayatı ve eserleri olan, Mozarteum Derneği kurulmuş, bu dernek 1856’da Mozart’ın doğumunun 100. Yıldönümü anısına geniş çaplı bir festival düzenlemiştir. 1870’de Internazionale Mozart-Stiftung (1880’den itibaren Internazionale Stiftung Mozarteum) kurulmuş ve böylelikle sistematik olarak şehrin en favori oğlunun tüm eserleri eksiksiz olarak yayınlanmaya başlanmıştır. Tüm bunlar beraberinde bizim de şehri ziyaretimizin ana nedeni olan, 1920’den beri; II. Dünya Savaşı sırasındaki arayı saymazsak; kesintisiz olarak her yıl düzenlenen “Yaz Müzik Festivali”ni getirmiştir. 1956’dan beri de daha küçük kapsamlı olan , Ocak ayında bir hafta boyunca Mozart’ın doğum gününü kutlamak amaçlı “Salzburg Mozart Haftası” festivali düzenlenmektedir.

Mozarteum Konser Salonu’ndayız, yanımızdaki zarif bayan, konserin iki arayla birlikte 6 saat süreceğini söylüyor bize… Dördüncü saatten sonra artık hava almamız gerektiğine karar verip nehir kenarındaki, Viyana’daki aslının şubesi Sacher Otele gidiyoruz ve aperol spritzlerimizin yanına ünlü sacher torteden ısmarlayıp, kalçalarımızda ömür boyu kalacak bir katkı yapıyoruz kendimize.

Sonra başlıyoruz yürümeye… Önce Karajan Meydanı’ndan geçiyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük şeflerinden biri olan bu Salzburg doğumlu şahsa, geçmişte Nazi Partisi üyesi olmuş olmasına rağmen, saygıyla selam veriyoruz… Sonra şehre kuleleriyle damgasını vuran Barok Katedrale doğru yürüyoruz. Şehrin geçmişine katkıları bulunan tüm keşişleri selamlıyoruz… Sonra ayaklarımız bizi Residenz (Başkanlık) Sarayı’na götürüyor. Hafif bir reveransla buradan geçmiş tüm Rahip – Prensleri selamlıyoruz. Dietrich’in bana içten içe sinirle baktığını görür gibiyim… Ve sonra yandaki meydana varıyoruz. Koca bir kalabalık, devasa bir ekranın karşısına yerleşmiş ve  tek bir çıt çıkarmadan  geçmiş yıllarda büyük başarı elde etmiş operaları izlemekteler. Her yerde müzik var, her yerde rüya gibi bir ambians var. Kelimeler yetersiz kalıyor… Bana bir şey söylüyor, sanırım: "Gitmeyelim, hep burada kalalım" diyor… Müzik alıp götürüyor son söylediği cümleyi…




14 Şubat 2013 Perşembe

İRAN İZLENİMLERİ… BÖLÜM V


*Ey Muhammed! Bir de sana “Zülkarneyn” hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.” (18,83)
*Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik. (18,84)
*O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu. (18,85)
*Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (Kafir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (18,86)
*Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi. (18,87)
*”Her kim de iman eder ve salih amel işlerse ona mükafat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (18,88)
*Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu. (18,89)

…. –“Hadi Bengi, hadi Maria! Gelin buraya, size bir şey göstereceğim. Normalde yaşlı gruplarla sıcak havalarda yürüyemiyoruz bu kadar ama sizin bunu görmeniz lazım… Bak orada, şu büyük stelin üzerindeki kabartmayı görebiliyor musunuz? İşte o bizim en eski Pers İmparatorluğumuz Ahameniş’in büyük kralı II.Kiros’tur (Ciro, Cyrus). Bengi, sen ki Müslümansın, Kur’an’da Zülkarneyn’i okudun mu hiç?”

Zülkarneyn…. Arapça bir addı, Zü: Sahip, malik – Karn: Boynuz, perçem, tepe. İki kelime beraber “İki boynuzlu” anlamında kullanılıyordu. Bir zaman yolcusuydu Zülkarneyn ve aynı onun gibi bir Batı’ya, bir Doğu’ya sürüklemişti kader beni… Onda sahip olduğu ilimle demir ve bakırdan aşılmaz setler kurabilme, zulmü cezalandırma yetileri vardı ve ayrıca nur ile zulmet emrine verilmişti. Benim ise emrime verilmiş bir şey yoktu ve tüm bu gördüklerim karşısında acizliğini bir defa daha tanımış bir insandan başkası değildim. Kim olduğu konusunda sayısız tez atılmıştı ortaya, kuşkusuz Zülkarneyn onun sadece lakabı idi. Birçok kişi onun Büyük İskender olduğunu iddia etmişti (MÖ 356 – 323). Ancak Kuran’da geçen kişiyle Büyük İskender’in vasıfları ne kadar örtüşüyordu? Gittiği her yeri yakıp yıkan, tek tanrı inancından uzak, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük fatihlerinden biri, peygamber nitelikli bir insanı ne kadar temsil edebilirdi? Bu yüzdendir ki bu topraklarda Zülkarneyn’in MÖ 6. Yy’da yaşamış olan Büyük Kiros (Büyük Keyhüsrev – Büyük Kuroş) olduğuna inanılırdı. İşte orada, iki boynuzuyla ve kanatlarıyla karşımda durmakta. Biraz ileride ise mezarı bulunmakta. Pasargad’dayız, ilk İran yerleşimi, Ahameniş İmparatorluğu’nun ilk başkenti… Kiros, üzerine kendi kraliyet soyundan tutun da, kazandığı savaşların kayıtlarına, bağışlayıcı kanunlardan, Babilli kölelerin durumuna kadar konuları çivi yazısıyla kazıttığı kilden yapılma, silindir şeklinde bir bildiri yayınlatmıştı. Babilli kölelerin serbest ve özgür olması gerektiğinden bahsettiği için “ilk insan hakları bildirgesi” olarak kabul edilmişti birçok yerde bu silindir. Oysa aynı Kiros değil miydi Efes’in tarihini yabancı turistlere anlatırken bahsini ettiğimiz, Sardes’e kadar gelip Lidya Kralı Kroesus’u kendi şehrinde esir alan fatih? O da yakıp yıkmıyor muydu?

Zülkarneyn’di ya da değildi, o da göçüp gitmişti bu dünyadan ve işte şu karşıdaki mezarın içindeydi. Müslümanlar Arap Yarımadası’ndan İran’a ilk geldiklerinde, her yere cami dikmesinler diye: “Orası Süleyman’ın zindanının olduğu yer, burası Süleyman’ın anasının tahtının olduğu yer” diye atlatmışlar Arapları. O sayede kurtulmuş mezar da cami haline getirilmekten. Bilinir ki içi çok zengin bezemelerle süslenmiştir ancak bunları günümüzde görmek olası değildir. İçeride kralın mumyası altın bir lahit içinde, altın bir arabanın üzerinde bulunurmuş. Lahdin hemen yanındaki altın masaya ise ziyarete gelenler adak olarak değerli eşyalar bırakırlarmış. Tüm bunlar mezarı korumaktan sorumlu olan “magi”lere rağmen zaman içinde yağmalanmış… Öyle bir yağma ki, Strabo’nun bahsini ettiği mezar yazısı bile kaybolmuştur. Ancak bu öyle bir yazıdır ki, belki de geçtiği her yeri yakıp yıkan İskender’i burayı yıkmaktan alıkoyacak kadar etkilidir özünde…

Bir erkekte olması gereken en büyük erdem “tevazudur”… Kiros da bir tevazu dersi vermişti mezar yazıtında: “Ben Kiros, Pers İmparatorluğunu kurdum ve Asya’nın kralı oldum. Bu mezarı bana çok görmeyin.”

1971 yılında, son şah Muhammed Rıza Pehlevi Ahameniş İmparatorluğu’nun  kuruluşunun 2500’üncü yıldönümünü kutlamak için daha sonra Modern Tarihin en uzun banketi olarak tarihe geçecek bir resepsiyon vermişti. Resepsiyona dünyanın ileri gelen 600 çok seçkin konuğu davet edilmişti. Krallar, prensler, emirler, cumhurbaşkanları, başbakanlar… hepsi oradalardı ve tören tam da mezarın önünde başlamış ve Persepolis’te devam etmişti. Dünyada daha görkemli bir resepsiyon verilmiş miydi?

Bu günler son mutlu ve şatafatlı günlerdi. Saray Maliyesi, harcamaları 17 milyon dolar olarak belirtirken, bazı kaynaklar bu rakamı 200 milyon dolara kadar çıkarmaktaydılar. Olay daha sonra Hümeyni ve taraftarlarınca büyük bir koz olarak kullanılacak, Şah büyük bir israf yapmakla suçlanacak ve banket “Şeytan’ın Festivali” olarak adlandırılacaktı…
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

Büyüklük odur ki, kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacak, ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere güleceksin.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

9 Ocak 2013 Çarşamba

AZİZE URSULA VE 11000 BAKİRENİN YOLCULUĞU


Canım nasıl da buranın panna cottasını çekti diyerek dalıyorum Antico Martini’nin kapısından içeri. Dışarısı dondurucu soğuk ancak Venedik’in en çok bu hallerini seviyorum. Beni içtenlikle kapıda karşılayan hanıma “grazie” diyerek uzatıyorum kabanımı. Hemen siparişimi veriyorum yanında bir proseccoyla birlikte. Kış günü hava erken kararır ve ben daha Akademi Galerisi’ne gideceğim. Cam kenarı masamdan La Fenice Tiyatrosu’na bakıyorum. Birden mutlulukla gülümsüyorum! Ne eserlerin prömiyerleri burada yapıldı, neler gördü geçirdi iki asırdan fazladır ayakta durduğu süre içinde. Leyla Gencer’in 1985’te sahnelere vedasının yine burada olduğunu hatırlıyorum.

Karşı masadan yaşlı bir İtalyan’ın bana laf atmasıyla sıyrılıyorum daldığım hayallerden. “Bunun adı düpedüz “carne cruda all’Albese”dir!” diye haykırıyor önündeki ince dilimlenmiş çiğ et tabağına bakarak. “O  Giuseppe Cipriani denen oportünist carpaccio adını vermiş buna.” Neredeyse henüz yudumladığım prosecco boğazımda kalıyor. “Signore” diyorum, “Giuseppe Cipriani bir otel çalışanı olarak, müşteri Harry Pickering’e borç verdiğinde hemen ardından Büyük Buhran’ın geleceğini ve borcunun 5 katını tahsil edeceğini bilemezdi. O katlanmış para ile en azından bir vefa örneği gösterip açtığı bara ‘Harry’s’ adını vermiş. Bunda fırsatçılık göremiyorum ben.” Şöyle bir kaşını kaldırıp bir müddet baktı bana, sanırım İtalyanca aksanım pek de tatmin etmemişti aksi ihtiyarı. “O ufacık bardaktaki Bellini kokteyle 18Euro almalarına ne diyeceksin?” diye sordu. Cevabım “Un peccato (Bir günah)!”  oldu ve “arrivederla” diyerek yanından ayrıldım.

Fenice ve Caotorta Sokaklarından geçiyorum. Biraz önce yaşanmış sahne gerçek olamaz, neredeyse boğuluyordum şaşkınlıktan diye düşünüyorum bir yandan kabanıma iyice sarınaraktan. Bir müddet kanal kıyısından yürüyorum, ara sıra küçük köprüleri aşıp ufacık meydanlardan geçiyorum… İhtiyar sanki ne yapacağımı biliyormuş gibiydi! Büyük Kanalı geçen köprülerden biri olan Ponte dell’Accademia’yı aşıyorum ve Galeriye giriş ücretini ödüyorum. Defalarca geldim buraya ancak beni kendimden alıp götüren bir dizi eser var ki, sanki dini bir ritüelmiş gibi, bu şehirden ayrılmadan önce onları mutlaka bir kez daha görüyorum! Hiç vakit kaybetmeden 21 numaralı odaya geçiyorum. İşte oradalar! “Azize Ursula Efsanesi”… 9 parçalık bu iş, Rönesans döneminin Venedik Okuluna mensup Vittore Carpaccio’nun en ünlü eseri… İhtiyarı hatırlayıp gülüyorum yine, evet o ince dilimlenmiş çiğ ete ressam Vittore Carpaccio’nun adını veren Harry’s Bar’ın ünlü kurucusu Cipriani olmuştu. Carpaccio’nun resimlerindeki kahverengimtırak kırmızı ve beyaz tonlar, çiğ etin ve arasındaki yağın tonlarını hatırlatmıştı ona besbelli!


Büyülenmiş biçimde serinin ilk bölümüne yaklaşıyorum. Seri 1490-1498 yılları arasında yapılmıştı ve  Scuola di Sant’Orsola’nın aristokrat aileleri vermişti siparişini. Carpaccio’nun hocası Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmak üzere İstanbul’a gitmiş olan Gentile Bellini idi. Hem tarzlarındaki benzerlik, hem de Venedikliler için her zaman “infedele (kafir)” olan Osmanlı’nın kanvaslardaki uzaktan yansıması hemen dikkatimi çekiyor… Kompozisyon her ne kadar Venedik adetlerine, mekanlarına, seremonilerine göndermeler yapsa da, detaylarda Doğu’ya yapılan yolculukların izi kendini belli ediyor. Efsanenin bir çok versiyonu olsa da sanatçımızın Jacobus de Varagine’sin “Altın Efsane”sinden etkilenmiş olduğu aşikar.


Hemen başlıyorum hem efsaneyi, hem de efsanede geçen yolculuğu tekrar yaşamaya… Brötanya (Brittany) Kralı Maurus’un “Ursula” (Latince küçük dişi ayı) adında son derece akıllı, dürüst ve güzel bir kızı vardır.  Serinin ilk eseri olan “İngiliz Elçilerin Ziyareti”nde işte bu güzel kızı bir İngiliz Prensle evlenmesi için istemeye gelmiş olan İngiliz Elçiler betimlenir. Resmin bir diğer tarafında ise bunun gerçekleşmesi için şartlarını sıralayan Ursula görünmektedir: Yanında on bakire olmalıdır, bunlardan her birine eşlik edecek biner bakire ve kendi maiyetinde olacak 1000 ekstra bakire daha! (Bu haberden sonra İngiliz Prensin ardına bile bakmadan nasıl kaçmadığını hep merak etmişimdir…) Toplam 11.000 (ve hatta küsür) bakire! İçimden “mamma mia” diyerek hikayeyi izlemeye devam ediyorum! Tüm bu bakirelerle önce Roma’ya bir Hac ziyareti yapacaktı ve pagan olan müstakbel kocası da burada vaftiz olacaktı.
Elçiler vasıtasıyla Brittany Kralının mektubu Britanya Kralına ulaştırılır. (Elçilerin Dönüşü Portresi) Ursula’nın şartları makul bulunmuş ki, sonraki portre olan “Nişanlıların Buluşması ve Yola Çıkması”nda prensin bir tarafta babasına veda edip Birtanya sahillerinden ayrılmasını, diğer tarafta ise Brittany sahillerine varışını ve kendini iskelede bekleyen Ursula’yı koluna alarak yola koyulmalarını görürüz. İlginç bir sahnedir bu: Ursula yanında nişanlısı bir yandan babasına veda ederken uzakta 11.000 bakire kendilerini Roma’ya götürecek gemilere binmektedirler…

Ancak bu yolculuk hayra alemet değildir, nitekim “Ursula’nın Rüyası” adlı portrede bir melek Ursula’ya çok yakınında olan ölümünü zikreder. (O anda Köln şehrindedirler…) Daha sonra ana amaç olan Roma’ya ulaşırlar ve Papa ile buluşurlar. Buluşma için ressamımızın seçtiği fon Roma’nın ünlü Castel Sant’ Angelo’ sudur. Sanırım daha iyisini kimse düşünemezdi! Papa Siricius onları karşılamaktan son derece mutludur ve hac görevini tamamlayan heyet de mutlu bir şekilde dönüş yoluna koyulur….
“Köln’e Varış” adlı tabloyla hikayemiz de kararmaya başlar! Hristiyan Hacıların civarda olduğunu haber alan pagan Hunlar hemen Köln’e doğru yola koyulurlar. Tablonun ön tarafında zırhı içinde bir asker iki hain Romalının gönderdiği gizli mesajı okumaktadır! Ardından gelen “Hacıların Katli ve Azize Ursula’nın Cenaze Töreni” adlı tabloda ise korkunç bir katliam betimlenmiştir. Öyle ki, sahnenin içinde barbarlar tarafından hunharca öldürülen 11.000 bakirenin yanında orada neden olduğunu anlayamadığım Papa Siricius da boynu kesilmiş, Kardinal Vincenzo da bir ok tarafından suratı parçalanmış bir halde yer almaktalar. Bir diğer Hun ise kılıcını Prense mıhlamakta. Biraz ilerisinde ise dizleri üzerine çökmüş Ursula bir ok tarafından öldürülmek üzere… Portrenin sağ tarafında Ursula’nın cenazesi durmakta. Dönemin geleneklerine uygun olarak bedeni tabut sehpası üzerine konmuş. Tüm portrelerde son derece dramatik sahneler ve görkemli mekanlar kullanmış ressamımız. Dizinin son eserinde ise “Ursula’nın ve Maiyetindekilerin Şanı” konu edilmiş. İsa Peygamber’in gelini olarak cennette karşılanıyor. Üzerinde durduğu palmiye yapraklarından yapılmış pedestal Hristiyan ikonografisinde şehitlere atfedilen bir sembol… İki melek Ursula’yı taçlandırmak üzere ve hepsinin üzerinde merhametin rengi olan kırmızı bir tünik giymiş Baba, kollarını açmış Ursula’ya cennetin yolunu göstermekte.

Akademi Galerisi’nden çıkıyorum ve San Marco Meydanı’na doğru yürümeye başlıyorum. Hava iyice kararmış ve ayaz inmiş. Isınmak için başka bir anımı hatırlıyorum. Koskoca bir kruvaziyerle US Virgin Islands’a varıyoruz. Hava pırıl pırıl ve Karayipler’in o camgöbeği denizi beni kendimden geçiriyor. Şort, askılı t-shirt ve şıpıdık terliklerden oluşan kıyafetimizle limana iner inmez son derece sempatik siyahi bir adam bizi karşılıyor: “Kamyonetime binin de size ada turu attırayım. Sadece 20 dolar!” Kabul edip kamyonetine biniyoruz. Bir de mikrofon sistemi kurmuş ve ara ara bilgiler veriyor bize: “Biliyor musunuz adamıza neden Bakireler Adası denir? Çünkü Kristof Kolomb ikinci seferinde 21 Ekim 1493 tarihinde adamıza ayak basmıştır. Bu gün Azize Ursula ve maiyetindeki 11.000 bakirenin öldürüldüğü gün olduğu için bu adı uygun görmüştür adamıza..!”