25 Kasım 2013 Pazartesi

AMSTERDAM HATIRASI

“Hey Mr. Tambourine Man, play a song for me… I’m not sleepy and there is no place I’m going to…”   Bir yandan gitarını çalıyor, diğer yandan boynuna sabitlediği bir demirin ucuna koyduğu mızıkasını üflüyor ve öte yandan da ayağıyla bir pedala basıp gümlettiği davul eşliğinde şarkıyı söylüyordu. Vondelpark’ta sıcak bir yaz günüydü, her yer bisikletliler, piknik yapanlar, köpek gezdirenler, gençler ve marjinal tiplemelerle doluydu. Ömrümde ilk defa böyle bir şeye tanık oluyordum. Aslında ömrümde de fazla yol almış değildim, henüz 17 yaşındaydım… Bildiğim tek şey vardı: Uykum yoktu ve bir yere de yetişmiyordum. Amsterdam’a yaptığım ilk yolculuk sonrasında hatırlayacağım tek şey, yıllar sonra bile hala içimi acıtacak kadar güzel duygularla anacağım bir nostalji hissi olacaktı.

Efsane der ki; iki Frisialı denizcinin, Ij ile Amstel Nehri’nin birleştiği yerde tekneleri karaya oturmuş. İşte tam bu noktadaymış, 13.yy’da şehrin kurulduğu yer. Bölgeye ilk yerleşenler, su baskınlarından korumak için kendilerini, Amstel üzerinde bir baraj (dam) kurmuşlar. Bundanmış bölgeye Amstelledamme denmesi. Zaman içinde Amsteldam ve Amsterdam diye değişecekmiş ismi…

“Adın ne senin?” “Işıl, ya seninki?” “Ady. Nerelisin?” “Türküm. İstanbul’dan, ya sen?” “Aman Tanrım! Biliyor musun, benim babam İstanbul’da doğmuş. İsrail’in kuruluşundan sonra ise Tel Aviv’e göç etmiş. İsrailliyim ben, hayatım boyunca İstanbul’a gitmek istemişimdir. Dışarı çıkalım mı beraber?”
Onu bana Tanrı göndermişti. Aslında ailemden aldığım izin Almanya’dan Utrecht’te geçen yılki yaz tatilimizde tanıştığım Hollandalı aileyi ziyaret etmek içindi. Ne yol bilirdim, ne yordam. Ancak şunu biliyordum ki, o aile onları ziyaret etmek istediğim günlerde yine tatilde olacaktı. Fakat ben Amsterdam’ı görmek için yanıp tutuşuyordum. En sonunda ailenin yokluğundan hiç bahsetmeden, sanki her şey yolundaymış gibi, beni Frankfurt’tan Utrecht’e giden bir otobüse yerleştirmelerine izin verdim. Birkaç saat sonra şoföre beni Amsterdam’a bırakması için 20 mark fazladan para öderken bulacaktım kendimi…

1275 yılında yazılı dökümanlarda ilk defa geçecekti şehrin adı. Kont V. Floris şehri vergiden muaf tuttuğunu bildiriyordu bu belgede. 1300’lerin başında Oude Kerk (Eski Kilise) adlı ilk dini yapı kendini göstermeye başlamıştı. Ticaret gelişmiş, çoktan zengin bir şehir olma yolunu tutmuştu Amsterdam. 1428’de Burgonya Dükü İyi Philip’in yönetimine geçmişti Amsterdam’ın da dahil olduğu tüm Alçak Topraklar…

Yolculuk boyunca arkamda üfleyip püflemişti. Sonradan öğrenecektim, neredeyse 24 saattir yollardaydı. Upuzun saçlı ve sarışındı Zagrebli genç. Peşine takıldım ancak kovalamak istedi beni. “Bak ben sadece bu geceliğine buradayım, yarın İrlanda’ya geçeceğim. Seninle uğraşamam.” “Ne olur, ben de seninle merkeze geleyim.” Sanırım acıdı bana, yolumuzu tayin etmek için elime şehir haritası tutuşturdu. Önce çevirdim, düzden ve tersten baktım. Aslında ne yapmam gerektiğini anlayamamıştım. Göz göze geldik bir an ve kısaca gülüştük. Harita okumayı bilmiyordum henüz!

Miras yoluyla kendine geçen Alçak Toprakları, evlilik yoluyla Habsburg İmparatoru Maximilian’ın topraklarıyla birleştirecekti Burgonyalı Mary. Ömrü yetmemişti tarihin bir zaman sonra nasıl çığ gibi olaylar silsilesini önüne katıp, bu kocaman imparatorluğu devleştirdiğini görmeye. 16. Yy’ın ilk çeyreğinde torun Şarlken, bilinen tüm batı dünyası gibi Amsterdam’ın da sahibi olacaktı. Ancak Hollandalılar çok da memnun hissetmeyeceklerdi kendilerini bu hakimiyetten… Bir diğer yandan Protestanlık yayılmaktaydı. Katolik egemen sınıf, korkunç eziyet etmekteydi Protestan güruha. Bu ikilem o kadar derin boyutlara ulaşacaktı ki, en sonunda 80 Yıl Savaşları’na sebebiyet verecekti.

16 kişilik bir yatakhanede, birer döşek kiraladık kendimize. Kız – erkek karışık kalıyorduk. Duşların kapısı bile yoktu, yatakhane arkadaşlarımın kıçlarını görmek ilginç bir sürpriz olmuştu benim için. İşte tam da o sırada gelip kendini tanıtmıştı Ady. Dışarı çıkalım mı diye sorduğunda yaşadığım tutukluk aslında sevinçtendi! Sanırım beni yanlış anlamıştı. “Ne o, sen Müslüman, ben Yahudiyim  diye birlikte dolaşamayacak mıyız?” “Aklımdan bile geçmedi böyle bir şey! Haydi çıkalım!”
Din kisvesi altında yaşanmış onca savaş, onca eziyet… 1578 yılında, başta tarafsız olan Amsterdam da katılmış Orange’lı William ve Protestan ordusuna. Utrecht Antlaşmasıyla 7 Kuzey Bölgenin birleştiğini açıklamışlar. Alterasyon dedikleri bu dönemde tüm Katolikleri kovup, enstitülerini dağıtmışlar. En sonunda Şarlken’in oğlu II. Felipe (II. Philip), bu birleşmiş bölgeleri tanımış. Bundan sonra Amsterdam’a büyük bir göçmen akını olmuş. Özellikle Anversli zengin tüccarlar ve Portekizli Yahudiler… Hepsi baskılardan kaçmaktaymış. Taa o günlerden efsanevi tolerans erdemini yakıştırmış kent kendine…

“Biliyor musun bu şehrin efsanevi bir özelliği vardır: Tolerans. Belki dünyadaki hiçbir başka kent bu derecede hoşgörülü değildir insana karşı. Öyle ki, hafif uyuşturucular bile serbesttir. Bir bakalım mı etrafa?” Hava kararmıştı ve biz çoktan Kırmızı Fener Mahallesi’nin yolunu tutmuştuk. Her ne kadar cam bölmeler ardında pazarladığı vücudundan kazandığından gerekli bölümü devlete vergi olarak ödeyip, hijyen koşullarının tümünü yerine getirse de, bir kadını böyle çıplak, geleni geçeni aleni olarak provoke eder şekilde görmek her ikimizi de etkilemişti… 

“Bu her yerde görünen VOC de neyin nesi?” O zamanlar bu soruya cevap verememiştim. Yıllar geçti. Artık cevabı biliyordum: Verenigde Oost-Indische Compagnie (Doğu Hindistan Kumpanyası). 16.yy sonundan beri Hollanda Donanması Uzak Doğu Asya ile ticaret yapmaktaydı. 1602’de ise birkaç ticaret şirketi güçlerini birleştirerek, bir ticaret monopolü kurma amacı ile Doğu Hindistan Kumpanyası adı altında bir araya gelmişlerdi. Egemenlik, savaş ve barış yapma yapma hususlarında son derece kuvvetli hakları varmış. Japonya, Doğu Hint Adaları, Seylan ve Tazmanya’da ticaret garnizonları kurmuşlar. 17.yy boyunca tasavvur edeilemez büyüklükte zenginliğin sahibi olmuşlardı. Hollanda için “Altın Çağ” denen dönemdi bu…

“Ne çirkin bir saray!” Dam Meydanı’ndaydık. Orijinalinde Belediye binası olarak inşa edilmiş olan 17.yy Koninklijk Sarayı için belki de kullanılabilecek en güzel sıfatı seçmişti Ady. Oysa düşüş döneminin belki de en acı örneği sarayın hikayesiyle verilebilirdi: Napolyon Bonapart’ın kardeşi Louis, şehir Fransızların eline geçtikten sonra burada kendini kral ilan etmişti ve kendi konumuna yakışabilecek tek yapının bu bina olduğuna karar kılarak burayı Kraliyet Sarayı olarak düzenletmişti. Kibri o kadar had safhadaydı ki, içeri döşeyeceği mobilyaları bile Fransa’dan getirtmişti… Çirkin Saray ona da fazla süre yar olmayacaktı… Ağabeyi Waterloo Savaşı’nda yenilince, mobilyaları alamadan ve arkasına bile bakmadan kaçacaktı Louis… Ancak bu Çirkin Saray bir kere yer etmişti beynimde, yıllar sonra Damrak Boyunca yürütüp meydana getirdiğim gruplara anlatım yapmadan önce hep bir gülümseme belirir suratımda...

Altın Çağ boyunca büyük başarılara imza atılmıştı. Daha sonra New York adını alacak New Amsterdam 1625’te kurulmuştu. Şehir nüfusu iki katına çıkmış, dikkatle eski merkezi içine alacak biçimde, at nalı şeklinde yapılan kanallarla yaşam alanı arttırılmıştı. 1642’de Abel Tasman, bugün Avustralya’ya ait olan Tazmanya’yı keşfetmişti. 1648’de Münster Antlaşması, İspanya ile devam eden 80 Yıl Savaşları’na son vermişti. Rembrant’ın atölyesinden daha sonra dünyanın tüm prestijli müzelerini süsleyecek eserler çıkmaktaydı. Ancak her çıkışın bir düşüşü vardı. İngiliz Donanması’nın yükselişi Hollanda’nın ipini çekmişti. 18.yy boyunca şehir, dev deniz komşusunun gölgesinde kalmıştı. Bir dönem de böyle kapanmıştı…

“Biliyor musun, bu iğrenç Hostel’de yarın akşam için yer yok. Yarın için başka bir hostele yer ayırttım, sabah erkenden gideriz.” O zamanlar benim için ne Rijks, ne Van Gogh, ne Denizcilik Müzesi, ne Concertgebouw Salonu, ne de diğer önemli anıtlar ve müzeler bir anlam ifade ediyorlardı… Sırtımızda, elimizde çantalarla yeni hostele gitmiştik. Süpermarketten yiyecek alıp, sokaklarda yemiştik. Henüz 8687 kazık çakılarak, 3 yapay ada üzerinde 1889’da inşa edildiğini bilmediğim Centraal Station’ın önünde kazılar başlamamıştı. Bizim gibi bir sürü genç, istasyon girişinde bağdaş kurmuş, kızlı erkekli (!) oturmaktaydı. Çok gençtik, cebimizde para olmadığı için yolda bize Afgan Macunu satmaya çalışan zencileri kibarca reddetmiştik. Kanal kıyılarında, Vondelpark’ta, Centraal Station önünde oturduğumuz o anların keyfini, hiçbir lüks mekan verememiştir daha sonra bana…! Ne güzeldi! Uykumuz yoktu ve yetişmemiz gereken bir yer de…
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK


AMSTERDAM: 19.yy iyi geldi şehre, ikinci yarısında toparladı kendini. 20.yy’da NATO, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve BENELUX gibi son derece önemli enstitülere kurucu üye olan Hollanda’nın başkenti olarak, eski anlı – şanlı tarihini arar şekilde, hala hoşgörülü, hala rahat…

ADY: Amsterdam’dan sonra bir dönem Avustralya’da, bir dönem Yeni Zelanda’da ve bir dönem de ABD’de yaşadı. Bir süre önce hayatının aşkıyla tanıştığına karar verdi. 2013 yılının Mayıs ayında bir kız çocuğuna dünyaya gelmesi için kapı oldu. (Yani kendisi böyle ifade etti) Hala İstanbul’a gidemedi…


IŞIL: Hayatı boyunca gezmeye devam etti ve etmekte. Amsterdam seyahatinden sonra harita okumayı öğrendi, hatta çok daha fazlasını… J Azmetti ve yıllar sonra Ady’yi buldu. 14 yıl aradan sonra Tel Aviv’de tekrar buluştuklarında, sokakta falafel yediler… Şu anda yakın arkadaşlar…

Buradan itibaren Bach'ın 9 Numaralı Piyano Konçertosunu dinliyoruz... İşte linki:

4 Kasım 2013 Pazartesi

BILBAO’YU HARİTAYA YERLEŞTİREN PROJE: GUGGENHEIM MÜZESİ BÖLÜM II

Frank Gehry bir mimardan çok, sanatçı olarak nitelendirmekteydi kendini. Ondan istenen şey, son derece zorluydu. Cevabını çalışma metotlarını ekstremlere çekerek verdi. Müzeyi arkitektonik bir heykel gibi dizayn etti kısa sürede. Simgeleşecek bir şaheser yaratma arzusu ile yılanvari yüzeyleri tercihi, ortaya son derece orijinal, heykelimsi bir yapı çıkardı. Amacı, insanların iç mekanları ve burada sergilenecek objeleri beğenmeleri kadar, binaya yaklaştıkları her açıdan görecekleri dış mekanı da takdir etmelerini sağlamaktı.
1993 Ekim’inden 1997 Ekim’ine, dört uzun yıl sürdü yapımı. Cephelerin hepsini birbirinden farklı ve çevrelerindeki mimari ve coğrafi ortamla uyumlu olarak dizayn etti. Güney cephesi, şehrin tarihi ve kaderine atıfta bulunurcasına bir gemi silüetini andırıyor. Denizcilik geleneğini vurgularcasına sanki yelkenlerini rüzgarla doldurmuş, Nervion Nehri boyunca ilerlemekte… Tüm bu düşünceyi pekiştiren diğer bir unsur da, müzeyi çevreleyen 30 cm derinliğindeki havuzlar.

Gehry materyal kullanımında ve binanın aydınlatılmasında da son derece orijinal fikirler üretmiş. Hareketli yüzeyleri titanyumla kaplamış, böylelikle bu materyal mimaride ilk defa kullanılmış olmuş. Düz yüzeylerde ise kireçtaşı kullanmış. Bu farklılığı iç mekanlara da taşımış; düz odaların yer kaplamalarında, klasik bir materyal olan ahşap kullanmış, düzensiz ebatları olan odalarda ise daha az klasik bulduğu mikro çimentoyu tercih etmiş. Yapının önemli bir kısmını titanyumla kapladığı için, pencere kullanma şansı pek olmamış. O yüzdendir ki, yapının tavanında koca koca pencereler bulunmakta. Müzedeki cam yüzeyler özel olarak üretilmiş, bileşiminde metal partiküller var, böylelikle ziyaretçiyi aşırı sıcaktan, sanat eserlerini ise güneşin zararlı ışınlarından koruyor. Eğer bu şekilde yapılmasa, içerisinin yüksek sıcaklıktan dolayı dev bir sera gibi olması işten bile değilmiş. Pencereyi yan yüzeylerde kullanmak istememesinin önemli nedenlerinden biri de ışığın eserlerin üzerine yansıma yapmasını istememesi olmuş.

Müzenin kuşkusuz en belirgin özelliği, uzaktan göründüğü anda bakanda hayranlık duygusu uyandıran gümüşi rengi. Bu rengi veren  titanyumdan biraz daha konuşmak gerekirse: Aslında ilkin kurşunlu bakır kullanmayı düşünmüş, ancak bu alaşım zehirli olduğu için vazgeçmiş. Daha sonra paslanmaz çelik düşünmüş, ancak Bilbao gibi kuzey enlemlerde bulunan ve çoğunlukla gri havaların hakim olduğu bir şehirde, bir hayli ruhsuz görünme riski olduğundan, bu fikirden de vazgeçmiş. O sırada stüdyosuna getirilen titanyum örneğini incelemiş… Gümüş gibi, en bulutlu günde bile parlıyor. Son derece dayanıklı, asla paslanmıyor ve çelikten çok hafif… Ancak tüm bu olağan üstü özelliklere karşı son derece dezavantajlı bir yanı var: Çok pahalı! Bütçeyi aşmamak için olabildiğince ince paneller kullanmış Gehry. Her ne kadar 0.38 mm kalınlıkta olsa da,  büyük çoğunluğu 80cm * 115 cm’ lik ebatlarda, toplamında 33000 adet, 50 ton panel bütçenin kabarmasına büyük etken olmuş…

46000 m2’lik alana yayılan müzenin kirişleri ve sütunları birbirine paralel, çapraz ve dik olacak şekilde yerleştirilmiş. İç alanları dış cepheden ayıracak bir metal kat döşenmiş. Bunun üzerine ise izolasyon yapılıp, üzeri asfalttan bir filmle örtülmüş. İşte titanyum paneller bu filmin üzerine monte edilmişler. Paneller bir robot tarafından kesilmişler. Aşağıdan yukarıya doğru olarak da dizilmişler. Frank Gehry’nin küçükken oynadığı balıkların, daha sonra yaptığı işlerdeki etkisi büyük olmuştur. Buradaki bu diziliş de balık pullarını anımsatıyor… Titanyum, toprak tonlu kireçtaşı, metal partiküllü cam, plaster ve bazı bağlantı noktalarında ekonomik geçmişin vakur mirası çelik… Hepsi birbiriyle son derece uyumlu.
Bu projenin yapımındaki en büyük yardımlardan birini ise uçak yapımında kullanılan CATIA programından alıyor Gehry. Bu kadar hareketli, eğrilerden meydana gelen bir yapının stabilizasyonu için gerekli yük dengesi hesabını (hele hele kolonsuz mekanlarda), bu program olmasa Gehry’nin yapabilmesi mümkün olmazmış. Gehry’den önce bu programı Airbus ve Boeing firmaları kullanıyormuş. 1997 itibarıyla Ferrari de kullanmaya başlamış.

Müzenin en enteresan özelliklerinden biri de ana girişi. Meydan tarafına bakan ana giriş, haliç kıyısıyla olan seviye farkından dolayı aşağı doğru iner şekilde tasarlanmış. Oysa günümüzün önemli müzelerinin çoğuna baktığımızda, büyüklük ve güç hissi, yukarı doğru tırmanan merdivenlerle verilir. Bu örnekte aynı abidevi hissi yaratmak için merdiveni iyice geniş tutarak, sanki bir amfi tiyatroymuş görünümü vermiş… Aşağı inilince varılan yer ise, dev camlarla kaplı atriyum. Aslında bölümleri gezdikten sonra hep dönüp dolaşılıp, ulaşılan yer atriyum...
Guggenheim Vakfı kendi adını taşıyan yeni merkezler için asla para yardımında bulunmaz demiştik… Bırakın yardım etmeyi, bir defalığına mahsus olmak üzere 20 milyon dolar ödemesi lazımdı vakfa Bask Ülkesi Otonom yönetiminin. İnşaat için bütçeleri 100 milyon dolardı, müze işletiminin yıllık bütçesi ise 12 milyon dolardı….

Bir “müze”, enkaz haline dönmüş bir şehri, yeni yüzyıla hazırlayabilir miydi? Kültürel bir girişim, tüm olumsuz ekonomik gelişmelere karşı bir umut olabilir miydi? Denediler ve gördüler: Guggenheim Müzesi’nin inşa maliyeti 89 milyon dolar tuttu. Müze açıldıktan sonraki 3 yıl içinde yaklaşık 4 milyon kişi müzeyi ziyaret etti. Bu kişilerin ekonomik olarak şehre getirdiği katkı yaklaşık 500 milyon Euro civarındaydı… Bu kişilerin otel, yemek, ulaşım vb. için harcadıklarından yerel yönetimin bütçesine vergi olarak giren katkı 100 milyon Euro civarındaydı. Şehirde birdenbire diğer büyük mimarlar tarafından eklenen yeni binalar belirmeye başladı: Norman Foster, Rafael Monreo, Santiago Calatrava, Arata Isozaki gibi dünyaca ünlü mimarlar imzalarını bırakanlar arasındalardı. Frank Gehry tüm alçak gönüllülüğüyle “Guggenheim, Bilbao’yu haritaya yerleştirdi, sanırım beni de yerleştirdi” diyecekti, baş şaheserini yarattığını ilan eder şekilde. Yıllar boyu ağır endüstrinin merkezi olan bir şehir,  21. Yy’a 1. Sınıf bir Avrupa şehri olarak girmişti. Bask Yönetimi hayallerin ötesi bir projeye imza atmıştı…

Mutlu son…

BENGİ IŞIL GÖKTÜRK





1 Kasım 2013 Cuma

BILBAO’YU HARİTAYA YERLEŞTİREN PROJE: GUGGENHEIM MÜZESİ BÖLÜM I

Alana girdiğimiz anda ilk olarak, yaptığı işler konusunda eleştirmenleri iki zıt kutuba bölen Jeff Koons’un Puppy’si karşılıyor bizi. 12 metre boyunda, 15 ton ağırlığında içi metal, dışı çiçeklerden oluşan bir mantoyla kaplı, son derece sevimli bir West Highland terrier köpeği Puppy. Mayıs ve ekim aylarında olmak üzere, yılda iki defa mantosu değiştiriliyor. Begonya, petunya, lobelya, Hint karanfili gibi yaklaşık 38000 çiçekten oluşan yeni mantoyu her defasında vakur bir biçimde taşıyor üzerinde. Anlamlı bir şekilde insana optimizm ve güven aşılıyor. Güven hissi:  Bask Ülkesi’nde farklı bir boyutta algılanıyor kuşkusuz. Müze açılmadan birkaç gün önce cereyan eden olayları yaşayanlar, hala dehşetle hatırlıyorlar bahçıvan kılığına girmiş ETA bölücü örgüt üyelerini. Heykel üzerinde çalışıyor havası vererek neredeyse müzeyi havaya uçuracaklardı. Kahraman polis memuru Jose Maria Aguirre her ne kadar açılan ateşte hayatını kaybetse de, müzeyi kurtaran kişi olarak tarihe geçiyor. Adını yadigar bıraktığı  alanı koruma görevi de Puppy’ye düşüyor…

14. yüzyıl başları… Biscay Körfezi’nden 15 km içeride, Nervion Halici kıyısında, Kastilya’dan getirilen tahıl ve yün ticaretiyle zenginleşmiş Bermeo Limanı’na alternatif olarak kuruluyor Bilbao. Stratejik ve özellikle korsan saldırılarına karşı korunaklı konumundan ötürü kısa zaman içerisinde zenginleşiyor şehir. En büyük talihi “demir” oluyor, öyle ki 18.yy’da başlayan sanayileşme ile güçlü bir metalürji ve donanma merkezi haline geliyor. Barcelona’dan sonra, İspanya’da sanayisi en güçlü ikinci şehir konumuna yükseliyor. 1855 Paris Dünya Fuarında, Bilbao demiri altın madalya kazanıyor. 1857’de, ülkemizdeki Garanti Bankası’nın da küçük bir payına sahip BBVA (Banco de Bilbao) kuruluyor. Aslında kuruluş amacı demiryolu inşaasını finanse etmek. Milenyumun sonuna kadar devam ediyor bu gelişmeler, ancak 1970’lerden itibaren ekonomik bir durgunluk başlıyor: 1986’da İspanya’nın Avrupa Birliği’ne katılması  Bask endüstrisini çok sert bir rasyonalizasyon sürecine sokuyor. Aynı yıl Euskalduna Gemicilik şirketi, 1996 yılında ise, İspanya’nın uzun süre en büyük kuruluşu konumunda kalmış Biscay Maden Eritme Ocağı kapanıyor. Şehir nüfusu 1981-91 yılları arasında %14 kadar azalıyor. Tarihi boyunca ekonomik ve endüstriyel gelişim her zaman limana bağlıydı, tüm bunlar halici inanılmaz kirletmişti, turistik rotaların tamamen dışında, gri bir şehir yaratmıştı…

Bask yönetimi tamamen çaresizdi. Bir şeyler yapmaları gerekiyordu. Çılgın bir fikir geldi akıllarına: Bir “müze”, enkaz haline dönmüş bir şehri, yeni yüzyıla hazırlayabilir miydi? Kültürel bir girişim, tüm bu olumsuz gelişmelere karşı bir umut olabilir miydi? Denemeden bilmeleri mümkün değildi. O yüzden 1991 yılında Bask yöneticileri ünlü Guggenheim Vakfı ile temasa geçtiler. Vakfın direktörü Thomas Krens zaten Salzburg’da olası bir proje ile ilgilenmekteydi. Her şey çok çabuk gelişti: Fabrikaların, tersanenin ve endüstriyel alt yapının terk edilmiş olması, halici temizlemeyi mümkün kılacaktı. Buraya dünya standartlarında yepyeni bir müze kurulacaktı! İlk görüşmelerden 6 ay sonra, müzenin yapılacağı yer de, mimarı da belliydi. ABD’li Frank Gerhy, Japon Arata Isozaki ve Avusturyalı mimarlık stüdyosu Coop Himmelb(l)au’nun sundukları projeler arasından seçileni Gerhy’ninkiydi. Tek bir sorun vardı: Guggenheim Vakfı asla yeni merkezleri için para bağışında bulunmazdı. Bu paranın Bask otoriteleri tarafından sağlanması gerecekti. Bu maddi yükün altından kalkabilecekler miydi?

Solomon R. Guggenheim (1861 -1949),  talihini altın, gümüş ve bakır madenciliğinden yapmış Yahudi bir İsviçre göçmeninin 10 çocuğundan biriydi. Bankeri bol olan bir aileden gelen eşi Irene Rothschild, kendisini resimle ilk tanıştıran kişiydi. Ancak adını taşıyan vakfın 1937’de kurulmasına önayak olan kişi Alman sanatçı ve aristokrat Hilla Rebay olmuştu. İlk kurulan yapılar kısa zamanda, devamlı büyüyen sanat koleksiyonunu sergileyemeyecek duruma gelince, New York Central Park yakınlarında yepyeni bir müzenin siparişini vermişti. 1959’da açılan müzeyi ne Solomon Guggenheim’ın, ne de organik stiliyle ünlü mimarı Frank Lloyd Wright’ın ömrü yetmişti görmeye…

Frank Gehry projesi seçildiğinde 62 yaşındaydı. İnşaat trendini heykel kriterleri üzerine oturtan akımın en önemli temsilcilerindendi. Kendisi kabul etmese de bir çokları onu “dekostrüktivism” (yapıbozumculuk) akımı içerisinde görmekteydi.  Bu akım düz çizgiler yerine, kavisli yüzeyleri ve çizgileri kullanıyordu. Daha çok yeni, 1989’da mimarinin Oscar’ı kabul edilen Pritzker Ödülü’nü almıştı. Kendisinden istenen çok zor bir şeydi: Can çekişen Bilbao’yu diriltmesi ve Vakfın diğer merkezleriyle boy ölçüşecek  bir yapı… Acaba Gehry’nin buna cevabı nasıl olacaktı…?


BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

17 Haziran 2013 Pazartesi

DİRENİŞ TEMALI, KITALARARASI İSTANBUL GECE TURU…!

Konaklama: Sokaklarda
Öğün: Sabahın ilk saatlerinde kendi imkanlarınızla makineden satın alacağınız Çizi ve meyve suyu… (Unutmayın, o saatlerde hiçbir yer açık olmayacaktır. İsterseniz uyanık davranıp yanınızda kumanya getirebilirsiniz)
Tur Lideri: Çapulcular
Ücret: Bedava
Tura gelmeden yanınızda getirmenizi önerdiklerimiz: Gaz maskesi, baret, talcidli / sütlü solüsyon ve o güzel mizacınız...

Gecenin bir yarısında, arkadaşım ağır hasta olmasına rağmen;  “Ben yerimde duramıyorum, yürüyüşe çıkalım mı?” diye sorduğunda telefonda, hiç tereddütsüz: “Hemen hazırlanıyorum” diye cevapladım onu. Daha Zagreb’den yeni dönmüştüm yurda, ayağımın tozu tazeydi ancak teklif de çok cazipti! Muhteşem bir gece turu olacaktı bu, hem televizyonda aynen bizim gibi gün batımından itibaren akın akın sokağa çıkmış kalabalıklardan bahsediliyordu! Dudullu’dan, Sarıgazi’den çıkmışlardı yola, E5’te insan seli oluşturdukları söyleniyordu. Onlara katılabilirdik biz de! İki arkadaşımızı daha aradık ve onlar da gecenin 01:30’u olmasına rağmen heyecanla yanımızda olmak istediler. Bu turun tematik bir özelliği vardı: Direniş! Hedefimiz de direnişimizi kıtadan kıtaya taşımaktı… Bu yüzdendir ki Boğaziçi Köprüsü’nü kullanmamız gerekiyordu. Ancak bu hiç de kolay olmayacaktı çünkü tonlarca polis memuru ve jandarma eri bizleri beklemekteydi!

Sosyal medyada üstüne basa basa Söğütlüçeşme geçişinin kapatıldığı yazıyordu. Biz de çaresiz önce arabayla Altunizade’nin oradaki köprü girişine yaklaşacak ve sonra müsait bir  yerde arabayı bırakıp geri kalan 9 kilometreyi yürüyecektik. İtiraf edeyim ki arabanın arkasında ilk ses bombası patlatıldığında koltuğumda zıpladığımı hissettim! Ben ki ilk gençliğimden beri koskoca Vietnam Savaşı’nı söyledikleri güzel şarkılarla bitireceklerine inanan bir neslin müziğini dinleye dinleye gelmişim bu günlere, ses bombasına hayli hazırlıksızdım! Ancak gecenin sonunda adeta Rambo’ya dönüşecektim, hatta yol ortasındaki çifte refüj üzerinden bir harekette atladığımı görünce ağzı açık kalan o adam kadar ben de şaşmıştım bunu yapabildiğime…

Arabayı park edip, “Ocean’s 12” filminin afişindeki gibi bir dizilişle yürümeye başlıyoruz. Anında gaz! Yahu bir bekleseydiniz, öyle haber vermeden birinci dakikada attınız gazı! İstanbul’da son iki haftadır en iyi iş yapanlar seyyar gaz maskesi satıcılarıydı, ben de şükür ki yanıma tura gitmeden önce direndiğim günlerde kullandığım maskeyi almıştım ancak artık herkesin çok iyi bildiği gibi gözlerim, içim yanmaya başlamıştı…
Neden yürüyordum ki ben? Çoluğum çocuğum yoktu daha güzel bir dünya umudunu bırakacağım, var etmeyi de düşünmüyordum. Geçtiğimiz yılın tam 225 gününü yurt dışında geçirmiştim. Uzun zamandır yurt dışına attığım her adımda “oh şükür” diyordum! Hiçbir zaman cemaat insanı olmamıştım… Sadece çok nadir zamanlarda yürüyüşlere katılmıştım; Sivas Katliamı, Uğur Mumcu’nun ölümü gibi… Gezi direnişinin ise ilk anından beri yanında bulunmuştum.

İlk gaz şokunu atlattıktan sonra sloganlar atarak köprü bağlantı yolundan giriyor ve yürüyüşe başlıyoruz, topluluğa karışıyoruz biz de. İleride bir polis barikatı var ancak öncesinde jandarmanın tazyikli su ile “hoş geldiniz, sefalar getirdiniz” karşılamalarına maruz kalıyoruz. Mevsim yaz olsa da ıslanmak pek de işimize gelmeyecek, o yüzden yol kenarındaki yeni çim ekilmiş tepeliğe doğru kaçıyoruz. Eğimli zemin üzerinde bir yandan da ilerliyoruz, kafamız ağaç dallarına çarpmasın diye de iyice eğiliyoruz. O an o kadar hızlı gelişiyor ki, daha sonra olayları kafamda tekrar yaşadığımda belki saliselerden daha da küçük zaman birimlerinde aklımdan “Platoon” ve “Apocalypse Now” filmlerinden sahneler geçirdiğimi söylüyor zihnim. Jandarmayı balçıklı yamaçtan seri adımlarla geçerek atlattıktan sonra polis barikatına varıyoruz ve her taraftan gazlar gelmeye başlıyor…

Yanımdaki insanların hiçbiri yıllar boyu tanıdığım insanlar değil, hatta en eskisini sadece son bir yıldır tanıyorum. Ancak her geri çekilmeden, ileri koşmadan, TOMA’nın yerine göre refüj üzerinden geçerek şerit değiştirme eylemlerinden sonra birbirimizi arıyoruz, kenetleniyoruz, bir dakika olsun kopmuyoruz birbirimizden ve bu tematik gece turunun sonuna kadar da ayrılmıyoruz. Düşersem kaldıracaklar biliyorum, düşerlerse elimi uzatacağım, eminim!
Biraz çözülüyoruz önce, gaz çok etkili. Sonra “dağılmayın dağılmayın” diyenlerin sesleri kendimize getiriyor hepimizi. “Biz saatlerdir Dudullu’dan, Sarıgazi’den geri dönmek için yürümedik” diye haykırıyordu içlerinden biri… Gözlerinde isyan vardı, umut vardı, yalvarışa benzeyen çok karmaşık bir ifade vardı! Yanında, kulağındaki “akbiliyle” köpek Garip vardı, eminim ki onun da söyleyeceği çok şey vardı. Ancak onun gözündeki ifade çok kararlıydı ve en sonunda 25 kilometrelik destansı yürüyüşünü tamamlayacaktı!

Neden yürüyorlardı? Bugüne kadar sessiz kalmışlardı… Daha iyi bir dünya bırakmayı düşündükleri çocukları var mıydı?

Köprünün ayağı hayli yakınımızdaydı ancak polis barikatı daha da yakındı. Birden biri kalabalığı yararak geldi, bağırıyordu “Hamile var yolu açın” diyerek. Sanki Musa’nın Kızıl Denizi ortadan ikiye yaran bastonu değmişçesine yarıldı kalabalık. Bu kadar duyarlı, bu kadar vicdanlılardı…

Yürüyorlardı çünkü bıçak kemiğe dayanmıştı, yürüyorduk çünkü gazdan biraz kaçsak da artık korkmuyorduk! Yürüyordum, çünkü tüm dünyayı evim kabul etsem de, mantığım, yüreğim çoktan tüm sınırları aşmış olsa da, bayrakların ötesinde bir dünya insanı olsam da, kökenlerim buradaydı ve kökenlerimin olduğu yerde özgür yaşamak istiyordum! Bundan sonra büyüyecek ya da dünyaya yeni gelecek her bireyin de aynı şekilde özgür olmasını istiyordum. Belki de ütopik biçimde “dünyayı güzelliğin kurtaracağına” inandığım için yürüyordum. Bu yüzden bu kadar önemliydi bu yürüyüşü kıtalararasına taşımak, çok değerli bir semboldü bizim için köprü aşmak! Yürüyordum çünkü kurtarılmak istenen ağaçlardı bu yürüyüşün kaynağı. Yürüyordum çünkü yoldaşlarımın hepsi gönüllü katılmışlardı. Parti, siyasi görüş, din sömürüsü, ucuz propaganda değildi; özgürlüklerdi savunulan, pasifti direniş…

Bilmem kaç biber gazı attılar, ancak bir taşkın hareket bile yapmadı kalabalık. Hatta üzerlerine tonlarca su sıkılırken bile jandarmaya “en büyük asker bizim asker” diye tezahürat yapacak kadar nüktedanlardı. Son barikata geldiğimizde “sessiz, sessiz” diye bağırışlar geldi, çıt çıkarmadan, tamamen barışçıl bir şekilde polise yaklaştı kalabalık, önce bırakacaklar sandık ve sonra “pat” ve o bildik duman!

O arada biz çılgın 4’lü Beylerbeyi bağlantı yoluna inerek karşı tarafa geçtik, sağımda birkaç metre ötemde onlarca polis vardı ve üzerimize yukarıdan gaz atmalarını beklerken bizi hayal kırıklığına uğrattılar ve biraz öncesine kadar sanki haşereymişiz gibi gazlarlarken, şimdi aradan sıvışırken gazlamaya değer bulmamış olmaları açıkçası biraz da içimi burmuştu!

Sonunda köprüdeydik, herkes hatıra fotoğrafı çektiriyordu… Dile kolay, yıllar yılı TV’de gördüğümüz, ancak popomuzu kaldırıp bir şahsen katılamadığımız maratonda geçilen köprüyü şimdi hayli marjinal bir şekilde aşıyorduk. Karşı taraftan gelen dünya tatlısı bir teyzemiz durup elindeki iki bareti, bir torba dolusu gaz maskesi ve ilacı tutuşturuyor elimize: “Ben şimdi Divan Oteli’nden dönüyorum, bunlara artık ihtiyacım yok” diyor ve şans diliyor bize. Belki yeterince teatral değil ancak gözlerimi yaşartan bir devir teslimi oluyor bu benim için… Tıpkı karşı istikametten gelen arabalardan duyulan tempolu korna sesleri ve adeta ters yönde olmanın izahını yapmak istercesine “Biz sabahtan beri oradaydık, çok yorulduk artık, dönüyoruz” sözleri.

Bu özgürlüklerle ilgili bir direnişti, hissiyatını 29-30-31 Mayıs akşamlarında ve 31 Mayıs’ı 1 Haziran’a bağlayan şafakta yapılan ani baskından sonraki karışıklık ortamı durulduktan sonraki ilk günlerde oraya hakim olan şenlik havasını gidip görmeyenlerin tam olarak anlaması mümkün değildi. Bu bambaşka bir şeydi, içinde kötülük, taşkınlık, ucuz hesaplar barındırmayan… Anlatması çok zordu çünkü anlamak için sadece vicdan ve sonra da sağduyu gerekliydi…


Yürüdük köprü boyunca, içim cız etti bir an, son derece özel bir duyguydu. Bu satırları hala okumaya devam edenler zaten biliyorlardı her şey nasıl başlamıştı. Bu yürüyüşe bizi hazırlayan son 11 yılda yaşananları. Bunları burada tekrar mevzu bahis etmeyeceğim lakin baştan beri bir yol hikayesiydi bu… Köprü boyunca atılan adımlar özeldi benim için, köprüler birleştiricidir, engelleri kaldırıcıdır, attığım her adımda düzen değişiyordu, her bir adım iyilikti, güzellikti…

En sonunda Mecidiyeköy’e gelmiştik, önce o korkutucu ses bombası ve ardından haşere ilacımız…! Evet o gün sabah saatlerinde böcekler gibi dağıtılmıştık çünkü karşımızda kamyonlar dolusu jandarma, otobüsler dolusu polis vardı. Hatta bir tanesi hızla köşeden karşımıza çıktı, son derece çevik bir şekilde nişan aldı ve gaz bombasını tam da üzerimize doğru ateşledi… Elinde taş bile olmayan, dilinde sadece şarkılar olan bizden korkmuş muydu o da?

O gün orada en sonunda dağıldık ancak önemli değildi, saatlerce tek yürek yürümüş, köprüler aşmıştık… Benim için 15 Haziran’ı 16’sına bağlayan gece Don Kişot’un Küçük Prens’i elinden tutup “Hadi gel, dünyayı değiştirelim” dediği geceydi…


BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

"Bu iyi niyetli yazıyı Gezi Direnişi'nde hayatını kaybeden tüm o güzel insanlara ithaf ediyorum..."

“In loyalty to their kind
they cannot tolerate our minds.
In loyalty to our kind
We cannot tolerate their obstraction.”




John Wyndam’ın “Krizalitler” adlı kitabında birkaç bin yıl sonrasının dünyasında geçen bir hikaye anlatılır. İnançların farklılaştığı bu yeni toplumda artık normal olmayan her türlü fiziki mutasyonu felaket habercisi olarak kabul etmektedirler. Ancak bilmedikleri şey bazı gençlerin telepatik güçler geliştirerek “anormalliğe” yeni bir boyut kazandırmış olmalarıdır. Bu sırları açığa çıkınca gençler öldürülmemek için kaçarlar. Kaçış süresince çeşitli maceralar yaşayacaklar, kendi ve dünyalarının geçmişleriyle ilgili büyük sırları keşfedecekler ve yeni bir uygarlıkla tanışacaklardır. (1955)

3 Mayıs 2013 Cuma

KARADENİZ’İN İNCİSİ ODESSA


Karadeniz’in rüzgarından mıdır, mimarisine kadın elinin değdiğinden midir bilmem ama merkezine taksiyle vardığımız andan itibaren sevdim Odessa’yı… Sevgiden de öte, ilginç bir huzur verdi kent bana. Nedendir bilmem, eski Sovyet şehirlerine vardığımda: “Burada benim üzerimde ve ötemde çok büyük şeyler dönüyor” paranoyasına kapılmadım; çevremdeki tüm o, ne idüğü belirsiz zenginliğe rağmen, dostane bir aura sardı beni ilk andan itibaren. 89-91 yılları arasında yaşanan sancılı yıllar sonrasında tüm eski Sovyet etkili ülkelerde olduğu gibi mutlaka burayı da sarmıştı mafya, fuhuş, kara para ve türlü karanlık işler; ancak bazı şehirler vardır ki, tüm o ayaklar altına alınışa, aldırılmayışa ve değerini asla bilemeyecek cahil bir kalabalıkla dolduruluşuna rağmen hala güzellerdir… Ona anlayışla yaklaşmanızı beklerler, tıpkı bir saatlik uçak yolculuğu öncesinde ayrıldığımız kadim şehrimiz gibi…

“Neden sevdim bu şehri böylesine?” diye yöneltince soruyu kendi kendime, bir yandan da çetin Karadeniz rüzgarını çekerken ciğerlerime, cevap da kendiliğinden geliyordu aslında… Önce yapılar çekti dikkatimi, hepsi son derece orijinaldi. Ahenkli bir 19. yy  şehir mimarisini yansıtıyordu, emperyal ölçülerde değildi ancak zarif ve şık yapılmışlardı. Açıkçası tam bir sürpriz olmuştu benim için, Karadeniz kıyısında bu denli zarif bir şehirle karşılaşmak! Sokak isimleri geçmişiyle ilgili ipuçları veriyordu: Frantsuzky (Fransız), Italiansky (İtalyan), Yevreyskaya (İbrani), Gretcheskaya (Yunan), Arnautskaya (Arnavut) Sokakları gibi…  Kırk milletten insanın bir araya gelip yaşadığı şehirler (özellikle liman şehirleri) her zaman cezbetmiştir beni, herkesin kendinden bir parça bulduğu ancak kimseye ait olmayan şehirler… Ancak artık yoklardı! Ne Fransızlar, ne İtalyanlar, ne de o şehrin ticari yaşamına önemli miktarda damgasını vurmuş Yahudiler… Yerlerine zaman içinde yerleşecek kırsal kesim köylüsü, bir zamanların o Avrupai havasının verdiği baş döndürücü karizmayı ve kültürü, yeniden kazandıramazdı asla kente!

Sonra o parke taşlarıyla döşenmiş sokaklar çekti dikkatimi. Etrafımı saran kent, Rus etkisinden
çok Akdeniz etkiliydi. Birazdan at arabalarının ard arda önümden geçeceğini hayal ettim, bu kente en çok yakışan şey biraz nostalji olmalıydı. Ve önümde fötr şapkasını çıkararak selam verecek bir Alexander Pushkin düşledim. 1823- 1824 yılları arasında bu şehirde geçirdiği sürgün günlerinde yazdığı mektuplardan kısa bir bölüm okuyacaktı bana: “Hava tüm Avrupa ile dolu, konuşulan dil Fransızca ve tüm Avrupa gazeteleri satışa çıkar  Odessa’da.” Birlikte II. Katerina’nın heykelinin bulunduğu meydana çıkıyoruz. Tarihte en çok hayranlık duyduğum kişilerden biri, Alman kökenli İmparatoriçe… “Oku” diyor bana! Gösterdiği tabelada Türkçe dahil şehrin kuruluşu 6 farklı dilde anlatılıyor: “Hacıbey adlı bir yerleşim üzerine kurdurduğunu anlatıyor Çariçe yeni şehri. 15. Yy’da şehri fetheden Kırım Hanı Hacı Giray’dan alıyordu önceki adını. Daha sonra 1529’da Osmanlı’nın direk yönetimine geçmişti ve 1787-1792 yılları arasında cereyan eden Osmanlı – Rus Savaşı’na kadar da öyle kalmıştı. Ancak 1789 yılında Ruslar şehri kendi yönetimlerine katmışlardı. İlginç bir şekilde etrafımda Osmanlı’ya dair tek bir şey bile göremediğimi fark ettim. Dile kolay, neredeyse üç asır, ancak silik bir iz bile yok! O iz kendini sadece Katerina’nın ayakları altına aldığı, Hacıbey Kalesi’nin muhafız kuvvetleri komutanının sancağı şeklinde, ironik bir metafor olarak gösteriyordu: Katerina’nın hanesine 1, Osmanlı’nın hanesine 0 yazarak… “Liman ve şehrin inşa edilmesini emrederiz” diyordu elinde tuttuğu fermanda.


1800’lerin başından itibaren başlayan bu hummalı inşa sürecinde Avrupa’nın her yerinden mimarlar ve sanatçılar akmıştı şehre, bu yüzdendir bu kadar Avrupai, bu kadar Akdenizli görünmesi. O zamanlar Çarlık Rusya’sının Batıya en çok özendiği dönemlerdir.  Odessa denilince hemen akla gelen “Potemkin Merdivenleri”, İtalyan mimar Francesco Boffo tarafından yapılmıştır mesela. Yönetmen Sergei Eisenstein’ın “Potemkin Zırhlısı” adlı filmindeki etkili sahnelerle üne kavuşan bu 200 basamaklı (günümüzde 192) geniş merdiven insanda optik bir illüzyon yaratması için dahiyane bir şekilde dizayn edilmiş. Aşağıdan bakınca sadece basamaklar, yukarıdan bakınca ise sadece basamaklar arasındaki platformlar görünüyor, basamaklar görünmüyor! Merdivenin bir ucu şehrin her daim en önemli geçim kaynağı olmuş limana, öbür ucu ise ana arterlerden Primorsky (Deniz Kıyısı) Bulvarına açılıyor. Bulvarda yürürken, güzel havayla birlikte ortaya çıkmış müzisyenleri ve pandomimcileri izliyorum. Bir zamanlar aynı yoldan ressam Aivazovsky ve yazar Gogol’un da geçtiğini düşünerek iyice neşeleniyorum!

Yol beni önce Dük Richelieu Anıtı’na getiriyor. Fransız asıllı bu son derece önemli asilzade
uzun yıllar süren sürgün hayatı sırasında Çar Alexander tarafından Odessa’ya vali tayin edilmiş... Bir Avrupalı… Sonra şehrin en ünlü caddelerinden Deribasovskaya’ya getiriyor ayaklarım beni. Bu sokağın adını, İspanyol kökenli “Jose de Ribas” tan aldığını öğreniyorum. Bu zat biraz önce bahsini ettiğimiz Osmanlı – Rus Savaşı’nda yerini almış, sonrasında da şehrin kuruluşuna yardımcı olmuş ve en sonunda da şehrin ilk Valisi tayin edilmiş bir Avrupalı… Şehrin tarihini şekillendiren birbirinden ilginç karakterlerin listesi böylesine uzayıp gidiyor işte…


Ayaklarım beni en son, akşam vakitlerine doğru heyecanla görmeyi beklediğim yapıya getiriyor. Haşmetli yapısıyla hemen tavlıyor beni! Burada ilkin 1810 yılında kurulmuş Opera Binası ancak  1873’te çıkan bir yangında hasar görmüş. Şimdiki yapı ise Neo – Barok tarzda inşa edilmiş ve 1887 yılında hizmete açılmış. Avrupa’daki muadillerine bile açık ara fark atacak güzellikte bir Opera Binası! Gitmeden önce internet sitesinden çok incelemiştim bir temsil var mı diye ancak bizim orada olduğumuz günlere rastlayan bir şey gözüme çarpmamıştı. Oysa şimdi yapının fotoğrafını çekerken bir dolu insanın temsil arasında sigara içmek için dışarı çıktığını görüyordum.

Koşarak kapıya vardım ve yaklaşık 2 saat önce başlamış olan temsilin adını Kiril alfabesiyle
yazılmış olmasına rağmen rahatlıkla çözdüm: “La Boheme”! Mutlaka içeri girmeliydim, son perdesi de olsa bu temsili izlemeliydim. Bilet ofisi haliyle kapanmış olduğu için barbarca içeri dalmayı denedim! Ancak Rus şehirlerinden alışık olduğum; müzelerde, kütüphanelerde, kültürel ortamlarda  bir kenarda oturmuş, gözetim yapan yaşlı teyzelerden biri durdurdu beni ve bilet almamı telkin etti. “Bari bırak fotoğraflarını çekeyim” dedim elimdeki makineyi göstererek… Nuh diyor Peygamber demiyor… Karşı taraftaki diğer yaşlı teyzeye gidiyorum, olabilecek tüm dillerden bir kelime koyarak “bana bilet sat” diyorum. Tüm kültürlerde aynı olan dilden konuşup kendisine 10 euro karşılığı yerel para uzatıyorum. Kapitalizme kendini çoktan teslim etmiş bir eski düzen bireyleri olarak bu hareketimi sevinçle karşılıyorlar ve çöpten 2 bilet çıkarıp bana uzatıyorlar. Sonra biletleri tekrar isteyip, onları bir de scan ederek, geleneksel Ukrayna (Rus) bürokrasisine ne kadar bağlı olduklarını bana ispatlamış oluyorlar. Saçma sapan bir gülümseme fırlattıktan sonra salona geçiyorum, rüya gibi bir son perde izliyorum…


Boşuna dememişler: “Seyahat parayla satın alıp, sonunda seni zengin eden yegane şeydir” diye. Odessa Opera ve Bale Tiyatrosu’nda La Boheme’in son perdesini izlemiş olmak bana böyle bir zenginlik katıyor! Çıkışta biletçi teyzeyle karşılaşıyoruz, bana sevgiyle gülümseyip “Fotoğraf çektin mi?” diye soruyor. “Çektim” diyorum ve Rusça bildiğim 3-5 kelimeden “spasiva”yı yapıştırıyorum cümlenin sonuna. Kolumdan tutup beni afişe doğru götürüyor, ertesi günün programını gösteriyor. “Nasyonel Bale” diyor. Yine gel diye eliyle işaret ediyor…
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK


            






15 Nisan 2013 Pazartesi

TE AMO PERU!


İspanyol Conquistadorlar Yeni Dünya’yı keşfettikleri, daha önce hiç bilinmeyeni ve duyulmayanı ortaya çıkardıkları 16. Yy başında; konuşlandıkları Panama’nın da güneyinde bulunan, altın zengini bir ülkeyle ilgili anlatılan efsanelerle büyülendiler.
Bu ülke bugün olduğu gibi, o zamanlarda da gerek toprağıyla, gerek insanıyla, gerek doğal zenginlikleriyle son derece orijinal bir ülkeydi. Yerel bir yöneticinin adı olan Biru, zamanla Peru’ya dönüştü ve bu olağanüstü topraklara mal edildi.
Conquistadorların başı olan Francisco

Pizarro, 1532’de 169 kişilik bir birlikle Cajamarca’da İnka Kralı’nı bozguna uğrattı ve 1821’e kadar sürecek olan İspanyol Hakimiyetinin yolunu açtı böylelikle… Vardığı ülkenin, son derece köklü bir tarihi vardı; MÖ 3000’lere dayanan geçmişi ile kompleks medeniyetler arasında Norte Chico en eskisi idi. Sonrasında Cupisnique, Chavin, Paracas, Mochica, Nazca, Wari, Chimu ve en nihayetinde İnka Medeniyetleri bu kadim kültürün belli başlı diğer üyeleri olacaklardı.

İspanyolların bölgeyi fethiyle beraber başlayan koloniyal dönemde, bu kendine özgü yerel kültür, Avrupalı öğelerle ve kişilerle karışıp kaynaşarak ortaya melez bir kültür çıkaracaktı. Sonrasında ihtiyaç duyulan işgücünü sağlamak amaçlı Afrika Kıtası’ndan getirilen siyahlar ve yüz yıllar sonra, 1850’lerde Çin’den gelen göçmen işçilerle Asyalı bir minör kültürü de potasında eriten Peru’nun yerel zenginlikleri kendini her alanda gösterecekti: mimari, demografi, gastronomi, müzik gibi…
Yüzölçümü bakımından Türkiye’nin bir buçuk katından biraz fazladır, nüfusu ise yaklaşık ülkemizinkinin %40’ı kadardır. Toprakları net bir şekilde üç ekolojik bölgeye ayrılır: Costa dedikleri yarı çöl görünümünde Pasifik Kıyısı, Sierra dedikleri And Dağları sistemi ve dağlar ardında kalan, Amazon Havzasının uçsuz bucaksız yeşilliğiyle, Selva dedikleri ormanlık alan. Ülkenin yarısından biraz fazlasını bu ormanlık alan oluşturur ancak yaşamaya çok da elverişli değildir… Ülkenin enlemlerinden dolayı kıyı bölgelerinin tropik özellik taşıyacağını düşünürseniz yanılırsınız: çünkü Güneyden

, Antarktika’dan gelen soğuk Humbolt Akıntısı tüm iklimi etkiler ve yüksek sıcaklıkların önünü keser. Bununla birlikte Peru kıyılarına bereket yağdırır; ülke, deniz ürünleri açısından dünyada ilk sıralarda gelmektedir. Ancak çöl görünümlü sahil şeridi ve sadece mevsimsel oluşan nehirler de kıyıyı insan yaşamına pek elverişli kılmaz… Geriye bir tek dağlar kalır! Peru halkı İspanyollar gelip başkent Lima’yı kurana kadar yükseklerde, kendilerine bereket bahşettiği için kutsal saydığı vadilere yakın yerlerde kurmuş şehirlerini. Dünyanın büyük çoğunluğundaki coğrafyalarda hiçbir şeyin yetişmeyeceği irtifalarda onlar kah düz alanda, kah yamaçları taraçalandırarak yüzlerce çeşit patates, yüzlerce çeşit mısır, quinoa, kabak, qaniwa gibi gibi mahsülleri üretmişler. Kendilerine yiyecek sağlayan bu yerlere yakın yüzlerce şehir kurmuşlar ki, Hiram Bingham’ın Machu Picchu’yu 102 yıl önce keşfinden sonra nice maceraperestin hayalini süslemiş And Dağları arasında saklanan bir Kayıp Şehri bulma ayrıcalığı…!

Tüm bunlar ve burada sayamadığım onlarca öğe; gezgini bu zengin topraklara, karşı konulmaz bir cazibeyle davet etmekte: Lima’daki Larco Herrera Müzesi’nde eski medeniyetlerin izlerini

sürmek, Beyaz kent Arequipa’daki koloniyal mimariyi hayranlıkla izlemek, İnkaların başkenti Cusco’da And yerlileri ile tanışmak, belki de Amerikaların en güzel kentinin poligonik duvar örgülerine bakıp o sonu gelmez: “bunu nasıl yaptılar?” sorusunu sormak, ufacık bir Cessna uçakla Nazca Çizgilerinin üzerinde uçup uzaylıların varlığından kuşku duymak, totora sazlarından yapılmış bir tekne ile 3800 metre yükseklikteki Titikaka Gölü’ndeki Uros Yüzer Adalarına yanaşmak, zampona ve quena gibi And flütlerinden “El Condor Pasa”yı dinlemek, Paracas’tan bir hız motoruna atlayıp Ballestas Adaları’nın faunasını görmek, Amazon’a şöyle bir uzanmak, Kutsal Vadi’nin nimetlerine tanık olmak ve tıngır mıngır giden bir trenle yapılan yolculuk boyunca bize eşlik eden Urubamba Nehri’nin bizi en sonunda götüreceği Machu Picchu’da, ölümlü dünyada keyfini sürebileceğimiz en güzel manzaralardan birini görmek için Peru’ya gitmek gerekir…!

TE AMO PERU!

15 Nisan2013 akşamı Pera Palas Otelinde, Peru'nun Turizm Kurulu "PromPeru" tarafından verilen konferansta,  FEST Travel adına yaptığım kısa sunum...