7 Mart 2012 Çarşamba

AFRİKA’NIN KUDÜS’Ü; LALİBELA

…sabahın en erken saatleri… Aslında henüz sabah bile değil; belki dünden kalan bir zaman, belki de yarına ait bir an… Zamanın yittiği, gündelik işlerin uzaklaştığı ve önemsizleştiği dönemlerden biri. Otelin servisi bizi havaalanına bırakıyor. Yanlış terminale gidiyoruz, doğrusu nerede onu da bilmiyoruz! Doğru terminale git derken vakit kaybediyoruz, uçağa biniş işlemlerimize girişiyoruz hemen, benimkinde sorun yok; yol arkadaşımın adı tamamıyla yanlış yazılmış bilete, farkında bile değiliz; zamanın yitmişliğinden olacak... Düzeltmeye çalışıyoruz, itiş kakış arasında sesimizi duyurmaya çalışarak… Elimize başka bir bilet tutuşturuluyor, hemen gidiyoruz ve benim koltuğun yanını istiyoruz eğer mümkünse. Cevap şok edici cinsten; “Aynı uçuşta değilsiniz ki…!” Hemen fırlamam gerekiyor benim, kontroller derken uçağın kapısına geliyorum ve bir bakıyorum ki uçak gitmiş! Vaktinden yarım saat önce hem de… Tüm dünya bir olmuş da zamana bir “hokus pokus” mu yapmakta yoksa? Şaka diyorum, uçak zamanından önce nasıl gider diyorum, yüzler çevriliyor, bakışlar kaçırılıyor… Başımın çaresine bakmam gerektiği başıma dank ediyor ve yol arkadaşımın gittiği uçuşa almaları için baskı, bağırış ve çağırış eylemlerim sonuçsuz kalınca; elimde asla kullanamayacağım bir uçağa biniş kartıyla baş başa kalıyorum. Dışarı çıkıyorum; “en azından Ümit gidebildi” diye kendimi teselli ederek, ve terminalin dışına çıkıp tüm bu bilinmezliğin içinde ne yapacağımı düşünürken bir paket “grissini” çıkarıp sakince yememe kendim bile şaşıyorum…!
Lalibela… Elimdeki kitap buranın iki deste yıl önce efsanevi bir şekilde ulaşılmaz olduğundan bahsediyor. 2630 metre irtifada, tek başına bir yerleşim; kayadan oyulma kiliseleriyle ünlü… Etiyopya’ya gelen herkesin mutlaka görmesi gereken yerlerin başında geliyor. Bölgeyi 10.yy’dan 13.yy’a kadar yönetmiş Zagwe Hanedanlığının 12.yy’da yaşamış ünlü kralı Lalibela’dan alıyor adını. O zamanlar şehrin adı Roha imiş…
Ulaşılmaz mı? Hem de efsanevi bir biçimde… Son kilometrelerin ancak eşek / katır sırtında kat edilerek ulaşılan o yer; 1997 yılında havaalanı açılana kadar! Ancak bir sonraki uçuş ancak yarın sabah… ve benim bu ülkeye geliş amaçlarımdan en önemlisi bu şehrin tarihi kiliselerini görmek! Hem de özellikle bu dönemi seçmişiz, o arada kutlanacak Timkat Festivaline tanık olalım diye ki festival dolayısıyla uçuşlar da tamamen dolu… Ancak baştan beri insan faktörünün çok öne geçtiği bu gezide artık kiliseleri de festivali de unutarak, beraber yola çıktığım insanın yanına ulaşmaya çalıştığım bir maratona dönüşüyor bu olay…

Lalibela’nın hikayesi de birçokları gibi bir (hatta daha fazla) efsaneye dayanıyor. Diyor ki; küçük bir çocukken vücudunun her tarafını bir arı sürüsü kaplamış ve annesi de bunu oğlunun ileride kral olacağına yormuş. Bir çeviriye göre Lalibela “arıların krallığını tanıdığı”, bir diğerine göre ise “mucize” anlamına geliyor. Fakat o sırada tahtta oturan ve asıl kral olan ağabey bu kehanetten hiç ama hiç hoşlanmıyor ve kardeşini zehirlemeye karar veriyor… Ancak onu öldürmek yerine uzun ve derin bir uykuya mahkum etmeyi tercih ediyor. Lalibela, bu üç gün süren uzun ve derin uykusunda bir melek tarafından cennete çıkarılıyor ve kendisine burada kayanın içine oyulmuş kiliselerden oluşan bir şehir gösteriliyor ve gerçek hayatta bunun bir benzerini yapması isteniyor.
Gerçek hayatta saçma sapan bir problemle boğuşmaktayım ben de… Bu ülkedeki kimseye güvenim kalmamış artık…! Karayolundan gitsem en az 13 saatlik bir yolculuk ve 10gündür buradaki deneyimlerim bana “ne yaparsan yap geceleri Etiyopya’da yolda kalma” mantığını öğretmiş. Havayolunun ofisine gidiyorum, elime bir harita alarak gideceğim yere en yakın olan noktalara aynı gün olan uçuşları ve saatlerini kontrol ediyorum. Gonder’e gideyim diyorum; haritada parmak hesabıyla yaptığım mesafe ölçümü biraz zorlarsam ve herşey yolunda giderse başarabileceğimi söylüyor bana… Havayolu yetkilisi uçuşun 50dakika sonra olduğunu söylüyor. O ofisten deli gibi fırlamadan önce arkadaşımın adını tamamen yanlış yazan acenta yetkilisine bana Gonder’den Lalibela’ya giden bir araç ayarlamazsa kendisini dönüşte öldüreceğimi söylüyorum….! “Merak etme” diyor, sen gidene kadar ayarlarız…! Alana varıyorum ve kontuara gittiğimde “yolununuz açık olsun Bayan Benji” diyen görevli birazdan koşa koşa yetişeceğim bir uçağa biniş kartını uzatıyor anlamlı bir bakış atarak bana… Oysa son ana kadar bekleme listesinde, sıram gelir mi diye neredeyse düşüp bayılacak haldeydim… İnsan faktörü işte, bekleyenim var…
Lalibela, Aksum’dan sonra ülkenin en kutsal şehri ve yaklaşık 15 bin kişilik nüfusunun hemen hemen tamamı Ortodoks Hristiyan. Şehirdeki dini yapılar Kudüs’ün bir temsili olarak kabul ediliyor. Bazıları diyorlar ki Lalibela o derin uykuda Kudüs’ü görmüştü ve Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Kudüs’ü almasına cevap olarak tüm bu kiliseleri yaptırtmıştı. Hatta efsane der ki bunlardan en az bir tanesini melekler yardımıyla kendisi oymuştu koskoca kayadan, ancak daha sonra ülkenin en yetenekli ustalarını memur etmişti Tanrı, binlercesini koşmuştu işe, Lalibela’ya yardımcı olsunlar diye. Yer hizasının altında, çoğunlukla 10 metreden yüksek olarak oyulmuş bu kiliselerin sizi etkileme gücünü, size ne bu yazı ne de başkası anlatabilir.

Gonder’de uçaktan indiğim gibi, hemen beni gitmek istediğim yere götürecek, her tarafı dökülmek üzere olan bir minibüse biniyorum. Şöför ve asistana da birer paket grissini verdikten sonra mümkünse hiç durmadan gitmeyi istiyorum… Yolculuk 6saat, her şey yolunda giderse gece karanlığına kalmadan ulaşacağım… Dağları geçiyoruz, virajlar alıyoruz, kısa polis kontrolleri, ipodumda defalarca dönen “Hey You”… İnsanların ulu orta, gizlisiz – saklısız, basit yaşamları; hızla yanlarından geçerken gözlerimin önünde akıyor. Hayatta neyin asıl olduğunu bir defa daha sorguluyorum yalnız yaptığım o yolculuk boyunca ve buna kendimce bir cevap verebildiğim ve bununla mutlu olabildiğim için kendimi bir defa daha şanslı hissediyorum…
Kiliseler kuzeybatı ve güneydoğu grubu olarak ikiye ayrılıyorlar ve aradan “Ürdün Nehri” geçiyor. Bu gruplarda toplam 12 kilise bulunuyor ve bir de bunlardan biraz uzak kalan, üzeri haç şeklinde oyulmuş aralarında tartışmasız en etkileyici olan Bet Giorgis (St. George) Kilisesi bulunmakta. Birinci grupta bulunan Bet Medhane Alem kilisesi; 11.5metre yüksekliği ve 800m2’lik kapladığı alanla dünyada monolit olarak kayadan oyulma en büyük kilise olma sıfatını taşımakta.
Virajlar o kadar fazlalaşıyor, yol o kadar kötüleşiyor ve zirveler o kadar çok ki artık son 45 dakikadır her tepe ardında şehrin ışıklarını aramaktan yorgun düşmüşüm… Oysa, öyle teatrallikten uzak bir anda, karanlığın bizi çepeçevre sardığı ilk dakikalarda, kendiliğinden, düz yolda beliriyor ışıklar... Vardım…! Vardım…! …ve bana inanmaz gözlerle bakıp titrek bir sesle “geldin” diyen biri… Geldin…! …Vardım…! Özü aslı belki de hayatın, neyi kiminle paylaştığından geçiyor...
Ve ertesi gün başlıyoruz, tüm bu güzellikleri keşfetmeye…! Timkat Festivali için tüm ahali en güzel kıyafetlerini giymiş. Turistler akın akın gelmişler. Bu Festival, batıda “Epiphany” dedikleri bayram ve Batı Kilisesi (Katolik) “Doğudan gelen Üç Müneccim Kralın” İsa’yı ziyaretini anarak, 6 Ocak’ta kutluyor bu yortuyu. Doğu Kilisesi (Ortodoks) içinse bu yortu “İsa’nın Ürdün Nehrinde Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilişini” anan bir manifestasyon. Ethiyopya Ortodoks Kilisesi ise 18-20 Ocak tarihleri arasında kutlamakta aynı olayı… Kiliselerin içinde ayinler var, insanlar birazdan üç koldan çıkacak prosesyonları yakından görmek için akın akın geliyorlar. Geçişler başlıyor ve arkalarına takılıyoruz, bazı yerlerde koşuyoruz. Eli sopalı mahallenin gençleri, yarı vahşice ancak son derece neşeli bir halde çemberler oluşturarak, şarkılar söyleyerek dönmekteler. Kadınlı, erkekli, çocuklu, hepsi beraberce ve son derece medenice bayramlarını kutlamaktalar. Bazı yerlerde danslar var, omuzları neredeyse yerlerinden çıkaracak ölçüde hareket ettirerek, görevli polislerin bile aralarında olduğu bir grup çılgın dansçıyı izliyoruz. Kalabalık… Heyecanlı… Coşkulu… Benzersiz…
Bu çılgınca devinim sonrasında artık güneşin batışının yaklaştığını görüyorum. Hadi diyoruz; St. George’a gidelim… Bu kadar etkileyici olacağını bilemezdim! Tepeden aşağıya 15metre derinliğinde oyulmuş monolit bir kilise! Güneş nasıl da tepesindeki haça son ışıklarını göndermekte. O an farkında değildim, o gizemli günbatımının esasen nasıl da büyüleyici ve özel bir an olduğunun hiç farkında değildim…!
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder