22 Temmuz 2012 Pazar

SAN FERMIN FESTİVALİ / PAMPLONA


Sabahın erken saatlerinde, meydana 15 dakikalık bir yürüme mesafesinde iniyoruz otobüsten. Etraf bir gece önceden içmeye başlayıp, “sabahı” bulabildikleri her yerde etmiş gençlerle dolu. Özeniyorum onlara, üstlerinin başlarının birbirleri üzerine neşeyle bocaladıkları kırmızı şaraptan garip bir bordo renge bezenmişliğine rağmen özeniyorum! Öyle neşeliler, öyle coşkulular ki! Biz de bırakıyoruz kendimizi bu insan selinin içerisine, attığımız her adımda ayakkabılarımızı geceden kalma ve yönünü şaşırmış biralar ve şaraplar ve içildikleri bardaklar ve kutular karşılamakta. Yürüyoruz azimle ve koşuyu izleyeceğimiz balkonların bulunduğu binaya varıyoruz. Saat 07.30…
Pamplona’ya geliş amacımız, tarihi 14.yy’a uzanan San Fermin festivaline katılmak. Kuzey İspanya’nın Navarra bölgesinin başkenti olan şehir, yılın 51 haftası çok sakinken; 6 Temmuz’dan 14 Temmuz’a kadar, tüm bölgenin koruyucu azizi, 3.yy’da yaşamış ve Pamplona’nın ilk piskoposu olan ve Fransa’da, 25 Eylül 303 yılında boynu vurularak şehit edilmiş olduğuna inanılan Aziz Fermin adına düzenlenen şenlik dolayısıyla çılgın bir ruh haline bürünüyor. Bu festival aslında iki ortaçağ geleneğini birleştirerek ortaya çıkmış; bunlardan ilki, temmuz başında büyükbaş hayvan sahiplerinin sürülerini şehir meydanında kurulan büyük pazara indirmeleri geleneğine dayanıyor. Kuzey İspanya bir hayli yağış alan bir coğrafya ve havaların iyileştiği temmuz ayı başında şehir meydanında kurulan büyük pazara hayvanlarını indirirken sürü sahipleri, hayvanlarını heyecanlandırma ve korkutma taktikleri kullanarak sürünün yürüyüş hızını arttırıyorlardı. Zaman içinde boğa güreşleri için özel yetiştirilen boğaların bir gün önceden şehir merkezinde kurulmuş bir ağıla getirilerek ertesi sabah saat 08.00’de koşu için şehrin sokaklarına salınmalarının temelini oluşturmuş bu köklü gelenek…
Festivalin diğer bölümü olan dini öğe ise, biraz önce bahsini ettiğimiz San Fermin için kutlanan gün. Azizin günü orijinal olarak 10 Ekim’de kutlanırken, 1591 yılından itibaren 7 Temmuz gününe alınmış. Böylelikle tüm İspanya’nın en meşhur şenliklerinden biri ortaya çıkmış. Şenlik önceleri 2 gün olarak kutlanırken, önce 10 Temmuz’a, daha sonra zaman içinde 14 Temmuz’a kadar uzatılmış.
Biz sadece sokaklarda boğaların önünden şuursuzca koşan gençlerin ortaya çıkardıkları görüntülerden tanıyoruz bu festivali, ancak bunun çok ötesinde olan bir gelenek San Fermin. 6 Temmuz günü Avrupa’nın belki de Oktoberfest’tekinden sonra en büyük kalabalığı, öğlen 12.00’ye doğru Belediye Meydanı’nda toplanıyor. Nüfusu normal şartlarda 200.000 kişiyken, festival dönemi bir milyona ulaşıyor. Bu sayının önemli bir kısmını, bir saat uzaklıkta bulunan Fransız Bask bölgesinden gelenler ve diğer turistler oluşturmakta. Festivalin uluslararası düzeyde bu kadar çok tanınmasına en büyük etken hiç şüphesiz boğa güreşlerine düşkünlüğüyle tanınan ve “Güneş de Doğar (The Sun Also Rises)” adlı romanında sık sık festivalden bahseden Amerikalı yazar Ernest Hemingway olmuştur. Öyle ki Hemingway’in romanlarından etkilenen birçok Amerikalı, şehrin otellerinde aylar öncesinden festival dönemi için rezervasyon yaptırıyor. Yeterince parası varsa Hemingway’in kaldığı La Perla Otelindeki 217 numaralı odadan (ki fiyatı festival döneminde 1800Euroya fırlıyor) aynen yazarın yaptığı gibi boğa koşusunu izleyip, aynen onun gibi Iruna Café’de içkisini yudumlayabilir…
Belediye Meydanında toplanan kalabalık tamamıyla beyazlar giymiş halde heyecanla tam öğle vakti atılacak 12 fişeği beklemekte. Bu roket atma törenine “chupinazo” adı veriliyor. Herkesin elinde bir kırmızı fular ve fişekler havalandıktan sonra kalabalıktaki herkes Viva San Fermin (çok yaşa Aziz Fermin) diye bağırarak, fularlarını boynuna bağlıyor. Bu fular, 14 Temmuz geceyarısı Festival etkinliklerinin sonunu getiren “Pobre de Mi” adlı şarkının söylenmesine kadar boyunlardan çıkmıyor. Birden şampanya şişelerinin tıpaları da patlamaya başlıyor ve 15 Temmuz sabahına kadar hiç bitmeyecek bir çılgınlık başlıyor. Gençler karton kutularda aldıkları şaraplarla birbirlerini yıkamaya başlıyorlar. Her yer o kadar kalabalık ki, festival ortamında yaşanan önemli gelişmelerden kimse mahrum kalmasın diye belirli yerlere dev ekranlar konulmuş. 6 Temmuz gecesi uzun bir havai fişek gösterisi ile festival etkinlikleri sona eriyor.
7 Temmuz sabahı saat 06.45’te “La Pamplonesa” adlı belediye bandosunun Las Dianas adı verilen müzikle yerel halkı uyandırması ile asıl bayram günü başlıyor. Biz, sabah 07.30’da bir tarafı büyük meydan Plaza Castilla’ya, bir diğer tarafı da Estafeta Sokağı’na bakan bir binanın üçüncü katına çıkıyoruz. Balkonlara üçerli gruplar halinde yerleşiyoruz. “El Encierro” adı verilen koşu dakikalar sonra başlayacak. Koşunun başkahramanları bir gece önce kimseler görmeden şehre getirilmiş olan altı tane siyah renkli boğa ve koşuda bunların önünden gidip, bir nevi bu boğalara rehberlik edecek altı tane beyaz- kahve renkli erkek sığır (öküz). Bu hayvanların önünde 18 yaşını doldurmuş ve kaydını yaptırmış her birey koşabilir… Dört etapta tamamlanan toplamda 825 metre uzunluktaki bir parkurda 2-3 dakika süren bir maraton bu. İnsanoğlunun cesaretini kanıtlama isteği, ya da hayatına bir heyecan katma isteği, ya da sadece, öylesine, ambiansa uyma isteği; ne derseniz deyin buna… Ancak itiraf etmeliyim ki, gerçekten heyecan dolu, son derece dinamik bir ortam var…!
Polis, kalabalığı zorla zapt ediyor, vali ve belediye başkanı geçtikten sonra koşuyu başlatan fişek ateşleniyor. Daha boğalar ortada yokken en korkaklar hızla koşuyorlar. “Erkekliğin yarısı kaçmaktır” diyen ünlü cümleyi hatırlıyorum ve fakat arada koşan bayanların sayısı da hiç azımsanacak gibi değil! Nihayet boğalar ve öküzler görünüyorlar ve görünmeleriyle ortadan kaybolmaları bir oluyor… Koşu, boğaların 1844 yılında inşa edilmiş olan Boğa Güreşi Arenasına varmalarıyla son buluyor. Akşamüzeri kendilerini burada insanoğlunun bitmez tükenmez kan dökme arzusunun hazin sonucu bekleyecek!
Koşu sonrası, normalde San Fermin Şapelinde bulunan azizin heykeli şehrin sokaklarında dolaştırılıyor (Prosesyon). Bu prosesyon o kadar hızlı bir şekilde yapılıyor ki, azizin peşinden bir hayli koşmamız gerekiyor. Aynı zamanda Asya, Afrika, Amerika ve Avrupa kıtalarını temsil eden birer çift koca kafalı devasa insan kuklaları da halkın arasına karışmış çılgınca yürüyorlar. Bunlara eşlik eden “pena” adı verilen müzik grupları, yerel kıyafetleriyle çeşitli bandolar ortamı iyice renklendiriyorlar. Gençler neşeyle dans ediyorlar, çocuklar babalarının omuzları üzerinde olan biteni en iyi yerden izliyorlar, bebek arabalarında keyifle kurulmuş ufaklıklar, neşeyle ortama ayak uyduran yaşlılar... Herkesin ortak bir özelliği var; beyaz pantalon, beyaz gömlek, kırmızı bir kemer ve kırmızı bir fulardan oluşan kıyafet. Kimin fakir kimin zengin, kimin daha yüksek, kimin daha alçak statüde olduğunun ayırt edilemediği köklü Avrupa geleneklerinin ortak mantığı burada da devreye giriyor. Onbinlerce insanın kırmızı – beyaz ortak kıyafetle günlerce ortalıkta dolaşması bile kendi başına olağanüstü bir görsel şölen!
Uzun uzun yürüyoruz, yeri geliyor biz de müziğin ritmine uyuyoruz, biz de soğuk bir birayı yudumluyoruz. Kemerlerimizi sağdan değil soldan bağlamamız gerektiğini öğrenip, düzeltiyoruz. Ancak en çok da bu kadar alkole, böyle bir kalabalığa rağmen başkasını rahatsız eden bir taşkınlık olmamasına şaşıyoruz. Köklü bir geleneğin bir gün de olsa parçası olmuş olmanın mutluluğu ile ertesi gün evimize dönüyoruz...
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder