24 Kasım 2012 Cumartesi

İRAN İZLENİMLERİ… BÖLÜM I


Sabiha Gökçen Havalimanı’ndayız. Akşamın geç bir saati ve Kasım ayı oluşundan dolayı pek de fazla bir kalabalık yok ortalıkta. Birazdan aynı uçağa birlikte bineceğimiz yolcuların bir kısmı keyifle biralarını yudumluyor, bir diğer kısmı ise (bana her zaman garip gelen bir şekilde) seccadesini uluorta yere sermiş namaza durmakta… Kısa bir süre sonra Tahran yolcularını çağırıyorlar 204 numaralı kapıya…
İran’a giderken en ufak bir önyargı bile taşımıyordum; son derece isteyerek, yıllar boyu doğru zamanı kollamaya çalışarak ve en sonunda bu isteğime uzun zamandır benimle ortak olmuş sevgili “Maria Dolores (Loles)” ile uygun zamanlarımızı uyuşturarak çıktık yola… Batının vermiş olduğu klişe oryantalist korkular ülkeye ayak basıp bir süre vakit geçirene kadar Loles’i bir miktar sarmıştı ancak döndüğümüzde izlenimlerimiz hemen hemen “tamamıyla” örtüşecekti…
En sonunda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim; İran’ı hiç sevmedim, nereye baksam bir eksiklik gördüm; sanki tuzu unutulmuş bir yemek ya da içinden birkaç ton eksilmiş bir gökkuşağı gibi… Aslında tam da kelime bu; “renk” eksikti İran’da… İçinden geldiği gibi gülemeyen, dans etmesi yasaklanmış insanlar, şarkı söylemesi yasaklanmış kadınlar… Hayatı anlamlı ve zevkli kılan birçok eylemin yasaklı olduğu, birçok şey için tarihin 1979’da durduğu bir ülke…
Her ne kadar “sevmedim” desem de, bu asla “takdir” olgumu engellemez. İran’ın binyıllar boyu sürmüş medeniyet geleneği, köklü ve derin kültürü bizi kendimizden alıp götürdü. Persepolis ve civarındaki diğer ören yerleri (Naqsh-e Rajab, Naqs-e Rostem, Pasargad); her ne kadar önce Büyük İskender’in, daha sonra da onlarca başkasının yağmasına maruz kalsa da; hala olağanüstüler ve tartışmasız seyahatin ana amacıydı oralarda gezinmek… Ancak bizim için gezinin en büyük sürprizi “insan faktörü” oldu. Açıkçası orada da Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında karşılaştığımız genel tavır (hemen laubali olan bir samimiyet) hakim olacak diye düşünüyordum ancak bu konuda son derece yanılmış olduğumu memnuniyetle gördüm! Gerçekten belli bir sınırı koruyarak, gerçek anlamda samimi olabilen, son derece yardımsever insanlardı yolumuzda karşımıza çıkanlar… Tipik şekilde nereden geldiğimizi soranlar; “İspanya ve Türkiye” deyince, gülümseyip, içtenlikle “welcome to İran” diye cevaplayanlar. Hayatımda başka hiçbir coğrafyada kendimi İran’da hissettiğim kadar güvende hissetmedim ki bu benim için son derece önemli bir kriterdir…
Şimdi tekrar yolculuğun en başına geri dönelim: Uçağın içine girdikten sonra bira siparişleri devam ediyor, ancak uçaktaki kadınları görünce küçük dilimi ısırıyorum! Malum olduğu üzere, İran “kadına” belli bir kıyafet zorunluluğu uyguluyor 1979’dan bu yana… Biz tam olarak ne giyeceğimizi kestiremediğimiz ve tabi ki duruma göre düzülmüş bir gardrobumuz olmadığı için, tüm yolculuğumuz boyunca “temizlikçi kadın karizması” şeklinde dolaşıyoruz. Tabi nereden bilecektik ki; bir kere kalçaları örten uzunlukta bir üst giydikten sonra pantolonlar istediği kadar bacaklara yapışan cinsten olabilir. Açıkçası kadını olsun, erkeği olsun ben hayatımda hiçbir ülkede bu kadar “slim-fit” giyinen insanı bir arada görmedim! Kozmetik sektörünün en çok iş yaptığı ülkenin İran olduğu herkesçe bilinen bir efsanedir ancak o da ne! Bu ne makyaj, bu ne celal??? Tahran’da özellikle gezdiğimiz modern tarz bir alışveriş merkezinde rehberimizin “kaçak olduğu için her yerden daha ucuzdur” dediği parfüm – kozmetik vb ürünler hakikaten de daha hesaplıydı… Sonuç: Bazı İranlı kadınlar hayatımda gördüğüm en çekici ve kendine en iyi bakan hemcinslerim!
Ancak o güzel hemcinslerim uçak Tahran İmam Humeyni Havalimanına alçalmaya başladığı anda başörtülerini takıp en edepli görünümlerine büründüler… Bu da çokça anlatılan bir efsane olduğu için, gözlerimizin önünde (bizim de katıldığımız) bir eyleme dönüşmesi benden çok Loles’i etkiliyor… Habire bana “Bir kadının saçını göstermesinin nesi kötü?” diye sorup duruyor… yani ne cevap vereyim ki buna? İniyoruz, hareketlerimiz son derece ölçülü bir şekilde… Yapım itibariyle çok hareketli bir insan olmam nedeniyle başörtüm kafamdan düşmesin diye devamlı başıma iki tokayla sabitliyorum… İranlı kadınlar buna bir çare bulmuşlar; tam kafanın arkasına saçı iyice yukarı kaldırıp başörtüye destek olacak şekilde taç benzeri bir toka takıyorlar ve kafanın yarısından başlayıp bu köprü-taç-tokanın üzerinden aşağı salınır halde bırakıyorlar örtüyü…! Bu onlara son derece zarif bir görünüm kazandırıyor… Mesaj açık; “Biz bunu kafamızdan çıkarmaya hazırız…”
2005 yılında hizmete giren İmam Humeyni Uluslararası Havalimanı şehrin 30km güneyinde, oldukça modern bir kompleks. Bizi burada gezimiz boyunca bize eşlik edecek yerel rehberimiz karşılıyor. Gecenin oldukça geç bir vakti, hemen saatlerimizi 1,5 saat ileri alıyoruz; iyice geç oluyor! Havaalanından şehre kadar üçer şerit gidiş – gelişli son derece güzel bir otoban var, tamamıyla kendi imkanlarıyla yapmışlar. Alandan çıktıktan 10 dakika kadar sonra İmam Humeyni’nin bitmeyen mezarıyla karşılaşıyoruz. İnşası 3 Haziran 1989’da Humeyni öldükten sonra başlıyor ve hala devam etmekte. Bittiğinde, 20km2 üzerine yayılmış; İslami Araştırmalar Üniversitesi, Seminer Merkezi, Kültürel ve Turistik Merkez, Alışveriş Merkezi, 20000 araçlık bir otopark gibi birimlere sahip son derece büyük bir yapılar topluluğu olacak. İran Hükümetinin bu proje için ayırmış olduğu bütçe 2 Milyar Dolar!
Günler sonra rehberimiz bize, burayla ilgili son derece manidar bir şey anlatacaktı. Uzun süren yapım çalışması boyunca, bu büyük alanı kontrol etmeye gelen görevli ya da polis olmadığı için arabasına atlayan İran’lı aileler gelip burada tatil günlerini piknik yaparak ve çadır kurup biraz temiz hava alarak değerlendirmeye başlamışlar. Kısa zamanda bu çadır kuranlar kervanına köşede kıyıda ilk cinsel deneyimlerini yaşama hevesinde olan gençler de katılmış. Olay ayyuka çıkınca büyük bir polis baskısı gelmiş ve her yere kamp kurmak yasaktır tabelası asmışlar! Ne garip ironi, ilk aşk yaptığın yer: “Humeyni’nin Mezarı”…!
BENGİ IŞIL GÖKTÜRK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder